Arya’nın Pilates Dünyası

Bir zamanlar, şehrin gürültüsünden uzak, duvarları huzur veren nane yeşili renginde boyanmış, içerisi mis gibi lavanta kokan bir pilates stüdyosu varmış. Bu stüdyonun en sadık, en güçlü ve en neşeli üç öğrencisi ise Sarıkız, Arya ve Balkız’mış.

O gün, dışarıda yağmur çiselese de, stüdyonun içi sıcacıktı. Üç arkadaş matlarının üzerine yerleşmiş, öğretmenlerinin yumuşak ama kararlı sesiyle spora başlamışlardı.

“Nefes al, uza… Nefes ver, merkezini hisset…”

Sarıkız, saçları altın gibi parlayarak en zorlu “Teaser” hareketini yaparken sanki yerçekimine meydan okuyordu. Arya, bir kuğu zarafetiyle “Swan” hareketine geçtiğinde, omurgası bir yay gibi kusursuzca esniyordu. Balkız ise toprağa kök salmış ulu bir çınar gibi “Plank” duruşunda, tek bir kası bile titremeden dakikalarca durabiliyordu. Çocuk bedenleri o kadar güçlü, o kadar dengeliydi ki, yetişkinlerin zorlandığı hareketler onlar için çocuk oyuncağı gibiydi.

Dersin sonuna geldiklerinde, öğretmenleri ışıkları kıstı ve en sevilen an geldi: Gevşeme.

“Şimdi gözlerinizi kapatın,” dedi öğretmen. “Vücudunuzu mindere bırakın. Kaslarınızın eridiğini, hafiflediğinizi hissedin.”

Sarıkız, Arya ve Balkız derin bir nefes alıp gözlerini kapattılar. O kadar yorulmuş ama bir o kadar da rahatlamışlardı ki, saniyeler içinde derin bir uykuya daldılar.

Ancak gözlerini tekrar açtıklarında, stüdyonun tavanına değil, eflatun ve turuncu renklerin dans ettiği, yıldızların pilates topları gibi parladığı sonsuz bir gökyüzüne bakıyorlardı.

“Neredeyiz biz?” diye fısıldadı Arya, sesi boşlukta melodik bir yankı bıraktı.

Balkız doğrulup altına baktı. Minderi artık bir minder değil, havada süzülen sihirli bir halıydı. Sarıkız şaşkınlıkla etrafı işaret etti. “Kızlar, bakın! Burası Pilates Diyarı!”

Gerçekten de etraf fantastik bir harikalar diyarıydı. Ağaçların dalları esnek pilates bantlarından yapılmıştı ve rüzgâr estikçe uzayıp kısalıyorlardı. Nehirler su yerine, saf bir “akış” enerjisiyle çağlıyordu. Uzakta, gökyüzüne uzanan devasa bir dağ vardı: Omurga Dağı.

Tam o sırada, önlerinde şeffaf kanatları olan, minik, ışıltılı bir peri belirdi.

“Hoş geldiniz güçlü savaşçılar,” dedi peri. “Ben ‘Gülperi’. Bu diyarın dengesi bozuldu. ‘Gerginlik Devi’ Omurga Dağı’nın zirvesine yerleşti ve tüm esnekliği taşa çeviriyor. Sadece sizin gibi çekirdek gücü yüksek olanlar onu durdurabilir.”

Üç arkadaş birbirlerine baktılar. Korku yoktu, sadece macera isteği vardı.

Yola koyuldular. İlk engelleri Dengesizlik Vadisi’ydi. Zemin sürekli sallanıyor, bir o yana bir bu yana yatıyordu. Sıradan biri burada asla ayakta kalamazdı.

“Merkezinizi sıkın!” diye bağırdı Sarıkız.

Üç arkadaş sırt sırta vererek bir üçgen oluşturdular. Karın kaslarını öyle bir kilitlediler ki, vadinin sarsıntısı onlara vız geldi. Adım adım, bacak kaslarını çelik gibi kullanarak vadiyi geçtiler.

Sonra karşılarına Nefes Nehri çıktı. Nehrin üzerinde köprü yoktu. Sadece suyun üzerinde asılı duran halkalar vardı.

Balkız, “Bunu biliyoruz!” dedi. “Asılı kalma hareketi!”

Arya öne atıldı. Bir halkadan diğerine, kolları ve sırt kaslarının inanılmaz gücüyle, bir maymun çevikliğiyle ve bir balerin zarafetiyle atladı. Arkasından Sarıkız ve Balkız geldi. Her bir atlayışta “Hıııh-Huuuu” diye güçlü nefesler veriyorlardı. Verdikleri her nefes, onları havada daha da hafifletiyordu.

Nihayet Omurga Dağı’nın zirvesine ulaştılar. Orada, taştan yapılmış, kaskatı ve hareket edemeyen devasa bir yaratık duruyordu: Gerginlik Devi. Dev, her yere gri bir toz üflüyor, değdiği yeri sertleştiriyordu.

Dev, kızları görünce kükredi: “Burada kimse esneyemez! Her şey donmalı!”

Balkız, “Biz donmayız, biz akarız!” diye cevap verdi.

Üç arkadaş matlarını (uçan halılarını) birleştirdiler. Öğretmenlerinin stüdyoda gösterdiği en zorlu, en mistik hareketi yapmaya başladılar: Birlik Yıldızı.

Sarıkız bacaklarını göğe uzattı, Arya onun bacaklarından destek alarak geriye doğru mükemmel bir yay çizdi, Balkız ise ikisini de taşıyan güçlü temeli oluşturdu. Üçünün bedeninden altın, gümüş ve bronz renkli bir ışık huzmesi yükseldi. Bu, onların kas gücünün ve nefeslerinin birleşimiydi.

“Derin nefes al…” dedi Arya.
“Ve tüm gücünle üfle!” diye bağırdı Sarıkız.

Üçü birden, ciğerlerindeki tüm havayı, sevgi ve esneklikle deve doğru üflediler. Bu nefes, sihirli bir rüzgâra dönüştü. Rüzgâr deve çarptığında, o kaskatı taşlar çatlamadı; yumuşadı. Devin gri rengi, pamuk şekeri pembesine döndü. Sert taşlar, yumuşacık süngerlere dönüştü.

Gerginlik Devi gülümsedi, yüzü gevşedi. “Ah… Ne kadar rahatladım,” dedi ve olduğu yerde huzurlu, dev bir pilates topuna dönüştü.

Omurga Dağı yeniden parladı. Gökyüzünden konfetiler yerine lavanta kokulu çiçekler yağmaya başladı.

Peri Gülperi tekrar belirdi. “Dengeyi geri getirdiniz. Bedeniniz çocuk olabilir ama ruhunuz ve iradeniz devlerden daha güçlü.”

Peri asasını salladı ve her yer beyaz bir ışığa büründü.

“Kızlar… Kızlar, uyanın bakalım.”

Sarıkız, Arya ve Balkız gözlerini açtılar. Yeniden stüdyodaydılar. Öğretmenleri başuçlarında gülümsüyordu. “Çok derin uyudunuz, ders biteli on dakika oldu.”

Üç arkadaş sersemlemiş bir şekilde doğruldular. Rüya mıydı?

Arya, koluna baktı. Bileğinde, rüyadaki o sihirli diyarın renklerinde parlayan, daha önce orada olmayan incecik, efsunlu bir ip vardı. Sarıkız ve Balkız’ın bileklerinde de aynısı…

Birbirlerine bakıp gizemli bir şekilde gülümsediler. Hiçbir şey söylemelerine gerek yoktu. Onlar artık sadece spor arkadaşı değil, Pilates Diyarı’nın gizli koruyucularıydı. Çantalarını alıp stüdyodan çıkarken, adımları her zamankinden daha hafif, duruşları ise her zamankinden daha dikti.

Son İçerikler

İlgili İçerikler

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz