Soğuk, karlı bir akşamdı. Dışarıda tipi uğulduyor, kar taneleri soba bacasından çıkan dumanla yarışıyordu. Küçük evin içinde telaş vardı. Asker karısı bohçaları bağlarken, Zarif, Katip, Gülsen ve yaşlı nene hazırlık yapıyordu.
Gülsen, elindeki oyuncağa sarılmış, ağlıyordu:
— “Konca abam gelmezse ben de gitmem!”
O söz üzerine herkes sustu. Sonunda Konca da aralarına katıldı. Küçük bir kervan gibi, yükleriyle birlikte yola koyuldular. Yollar uzun, rüzgâr keskin, umut belirsizdi. Gidecekleri yerin adı tuhaftı: Zedikan.
Zedikan’da her şey yabancıydı ama çocuklar için fark etmezdi. Çamurdan evler, taş duvarlar, karla kaplı tepeler… Onlar yine oyun oynar, gülüşür, birbirlerinin ellerini üşümemek için sıkı sıkı tutarlardı.
Altı ay böyle geçti.
Ta ki bir gece, Asker kapıyı nefes nefese çalana dek.
— “Toplayın eşyaları! Geri dönüyoruz!”
Yaşlı nene panikle sordu:
— “Oğul, ne oldu?”
Asker, dudaklarını ısırarak,
— “Sorma ana, sonra anlatırım.” dedi.
Karısı, aceleyle birkaç yatak, bir iki tabak çanak hazırladı. Evin köşesinden bakır bir vazoyu da aldı, bohçanın yanına koydu. O sırada küçük Konca, amcasının vazonun içine eğilip bir şeyleri kontrol ettiğini fark etti.
Parıltı gözünü aldı — kalın bir altın zincir, üzerinde top top dizili altın boncuklar…
Hayranlıkla bakarken amcası onu fark etti:
— “Sen git Gülsen’le oyna kızım. Birazdan yola çıkacağız.”
Ertesi sabah tren istasyonuna vardılar. At arabasından inip kalabalığa karıştılar. Tren düdüğü ansızın çaldığında, yaşlı nene korkuyla geri çekildi:
— “Oğul, bu neyin sesi?”
Asker gülümsedi:
— “Ana, bu arabayı çeken öküzün sesi o.”
Nene anlamadı, ama oğlunun gülümsemesine güvenip sustu.
Bir gün sonra köylerine vardılar. Askerin kardeşi Halil, kapıyı açıp sarıldı:
— “Ne oldu gardaşım, niye döndünüz?”
Asker gözlerini kaçırarak cevapladı:
— “Yengene bir adam musallat oldu. Canımızı, ırzımızı kurtarmak için döndük.”
O günden sonra o konu bir daha açılmadı. Fakat bakır vazo herkesin aklındaydı. Halil’in karısı da onu evin bir köşesinde görmüştü, ama susmuştu.
Aylar, yıllar geçti. Bir gece, asker kardeşine içini döktü:
— “O musallat olan adam öldü… Biz de gece yarısı kaçıp geldik.”
Sabah olduğunda asker erkenden tarlaya gitmişti. O günden sonra kimse o bakır vazoyu bir daha görmedi.
Yetmiş yıl geçti…
Konca artık yaşlı bir kadındı. Gözleri görmüyor, elleri titriyordu ama hafızası hâlâ o geceyi saklıyordu.
Karlı bir akşam olduğunda, sobanın başında torunlarına o günleri anlatırdı.
Son cümlesi hep aynı olurdu:
— “Çocuklar… o bakır vazodaki altınlar hâlâ orada bir yerde. Ama belki de asıl hazine, kimsenin bilmediği o sırdı.”
Not :Zedikan: Eleşkirt
