Beş Kafadar ve Kaf Dağı’nın Kayıp Melodisi

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, İstanbul’un şirin mi şirin, arnavut kaldırımlı sokaklarına sahip eski bir mahallesinde beş sıkı dost yaşarmış. Bu mahallede herkes birbirini tanır, kocaman bir çınar ağacının gölgesinde çaylar içilirmiş.

Bu beş arkadaşın her biri bambaşka dünyalara sahipmiş. Başak, mahalle maçlarında çalımlarıyla rüzgar gibi esermiş. Efe ise onun en iyi oyun arkadaşı, attığı şutlarla kaleleri titretirmiş. Barış, elinden düşürmediği flütüyle sokaklara neşe saçar, bir gün dünyaca ünlü bir müzisyen olmanın hayalini kurarmış. Arya, lapa lapa kar yağdığında kendini Buzlar Kraliçesi Elsa gibi hisseder, soğuktan hiç korkmazmış. Ve Ömer… Ömer burnunun ucundaki sihirli gözlükleriyle her daim bir kitabın sayfaları arasında kaybolur, eski efsaneleri araştırırmış.

Bir gün, mahallenin ortasındaki tarihi çeşmenin yanında toplanmışlardı. Ömer, kucağında tozlu, ciltli kocaman bir kitapla koşarak geldi.

“Hey çocuklar! Bakın ne buldum!” dedi nefes nefese. “Dedemin tavan arasından çıktı. Bu kitapta ‘Kaf Dağı’nın Kayıp Melodisi’nden bahsediyor. Efsaneye göre, bu melodi çalındığında doğa canlanır, küsler barışırmış. Ama melodi yüzyıllardır kayıp çünkü ‘Buzdan Kilit’ ile mühürlenmiş.”

Kitabın arasından eski, parşömen bir harita düştü. Harita, mahalledeki çeşmenin üzerindeki oymalı bir İznik çinisini işaret ediyordu. Merakla çeşmeye yaklaştılar. Barış, flütüyle çininin üzerindeki notaları çaldığı anda, çeşme bir anda pırıl pırıl parlayan, turkuaz renkli bir geçide dönüştü!

Gözlerini açtıklarında artık mahallede değillerdi. Burası, gökyüzünün mor, ağaçların zümrüt yeşili olduğu efsanevi Kaf Dağı’nın etekleriydi. Ancak bir sorun vardı; her yer bembeyaz karlar altındaydı ve derin bir sessizlik hakimdi.

Önlerine devasa, buzdan yapılmış bir kapı çıktı. Kapının üzerinde “Sadece soğuğun dilinden anlayan kalpler geçebilir” yazıyordu. Herkes titrerken, Arya öne çıktı. Üzerindeki mavi pelerini savurdu, tıpkı hayran olduğu Elsa gibi ellerini iki yana açtı.
“Korkmayın,” dedi Arya gülümseyerek. “Soğuk aslında huzur verir.”
Arya buzun üzerindeki desenleri parmaklarıyla takip ettiğinde, buzdan kapı ona itaat edercesine gıcırdayarak açıldı. Arya’nın cesareti, arkadaşlarını ilk engelden geçirmişti.

İçeri girdiklerinde devasa bir avluyla karşılaştılar. Avlunun tam ortasında, Türk motifleriyle süslenmiş dev bir “Kudüm” (davul benzeri bir çalgı) asılı duruyordu ama ulaşılması imkansız kadar yüksekteydi. Kudüm’ün etrafında ise “Gök Taşı” denilen parlak küreler uçuşuyordu.

Ömer kitabını açtı ve okudu:
“Melodinin kilidini açmak için, ritmin kalbine tam on ikiden vurmalısın. Ama oraya ulaşamazsın, ancak bir şahin gibi hızlı olmalısın.”

Herkes Barış’a baktı ama Barış, “Ben çalarım ama o kadar yükseğe ulaşamam,” dedi. İşte tam o sırada Başak ve Efe birbirlerine baktılar. Gözlerinde o tanıdık pırıltı belirdi.

“Bu iş bizde!” dedi Efe.
“Barış, sen ritmi tut, biz golü atalım!” diye ekledi Başak.

Yerde duran sihirli, parlayan bir taşı ayaklarının önüne aldılar. Bu taş, bir futbol topu büyüklüğündeydi. Barış flütüyle heyecanlı bir mehter ritmi tutturmaya başladı. Müzik hızlandıkça taş hafifledi.

Efe, “Başak, pas ver!” diye bağırdı. Başak, topu ustaca sektirdi, havaya kaldırdı ve röveşataya kalkar gibi Efe’ye ortaladı. Efe, havada süzülen taşa tüm gücüyle, tam doksana gol atar gibi vurdu.
“GOL!” diye bağırdılar aynı anda.

Sihirli taş, havada süzülüp tam tepedeki Kudüm’ün ortasına “GÜM!” diye çarptı.

O çarpma sesiyle birlikte, yüzyıllardır donmuş olan devasa bir “Ney” enstrümanı ortaya çıktı. Ama neyden ses çıkmıyordu.

Ömer, “Nefes!” dedi. “Sadece saf bir kalbin nefesi bu kilidi açabilir.”
Sıra Barış’taydı. Barış, titreyen elleriyle dev Ney’in önündeki küçük deliğe kendi flütünü dayadı. Gözlerini kapattı ve mahallede çaldığı, herkesi mutlu eden o neşeli türküyü üflemeye başladı.

Barış’ın notaları havada renkli ebru desenlerine dönüştü. Müzik yayıldıkça, Arya’nın açtığı buzlar erimeye, yerlerde laleler ve sümbüller açmaya başladı. Kaf Dağı, kış uykusundan uyanmıştı.

Birden karşılarına, tüyleri ateş ve altın renginde parlayan efsanevi Zümrüdüanka Kuşu belirdi. Kuş, onlara teşekkür edercesine kanat çırptı ve gagasından beş tane parlayan tüy bıraktı.

“Bu tüyler,” dedi Ömer, “Dostluğumuzun ve cesaretimizin simgesi.”

Bir anda etraf yine döndü, rüzgar esti ve kendilerini tekrar mahallenin çeşmesinin başında buldular. Akşam ezanı okunmak üzereydi, fırından taze pide kokuları geliyordu. Her şey rüya gibiydi ama avuçlarında hala o parlayan Zümrüdüanka tüyleri duruyordu.

Başak, Efe, Barış, Arya ve Ömer birbirlerine gülümsediler. Futbolun hızı, müziğin ruhu, buzun cesareti ve kitabın bilgeliği birleşince aşamayacakları hiçbir engel yoktu.

Gökten üç elma düştü; biri bu masalı anlatanın, biri dinleyenin, diğeri de hayallerinin peşinden koşan bu beş kafadarın başına.

Son İçerikler

İlgili İçerikler

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz