Evvel zaman içinde, yaylaların serin rüzgârlarla kucaklaştığı, zamanın su gibi aktığı bir dede köyü varmış. Bu köyde, saçları başaklar gibi sarı, gözleri merakla parlayan Sarıkız adında bir çocuk yaşarmış. Sarıkız için köy, ucu bucağı olmayan bir masal diyarıymış.
Bahar geldi mi çayırlara koşar, doğanın sunduğu ekşimsi hazineleri toplarmış. Adol, yemlik, kımı, özek… Toprak ana ne verdiyse minik elleriyle toplar, oracıkta iştahla yermiş. En çok da kuzu kulağını severmiş; o ekşi tat damağında patladığında yüzünü buruşturur ama yine de vazgeçemezmiş. Gelincik tarlaları onun sarayıymış; narin kırmızı yapraklardan kendine taçlar yapar, o tacı taktığında kendini çayırların kraliçesi hissedermiş.

Ama Sarıkız’ın gözü hep yamaçtaki o devasa yapılara, suyun gücüyle dönen değirmenlere takılırmış. Suyun sesi, taşın gürültüsüne karışır, köyün nabzı orada atarmış. Dedesi elinden tutar, o değirmenlerin yanına götürürmüş ama Sarıkız’ın içindeki merak ateşi hiç sönmezmiş.
Yıllar geçmiş, Sarıkız büyümüş ama soruları da onunla büyümüş. Uzun, karlı bir kış gecesinde, sobanın üzerindeki güğüm tıslarken ve odadaki gölgeler dans ederken, annesinin dizinin dibine oturmuş. Dışarıda uğuldayan rüzgâr, geçmişin seslerini taşıyor gibiymiş.

“Anne,” demiş Sarıkız, “O değirmenler… Kimindi onlar? O taşlar nasıl dönerdi, kimler un yapardı?”
Annesi, elindeki örgüyü bırakmış. Gözleri sobanın alevine dalıp gitmiş, sanki o alevlerin içinde kendi çocukluğunu görüyormuş. Derin bir iç çekerek anlatmaya başlamış:
“Ah kızım,” demiş, sesi titreyerek. “O değirmenler sadece buğday öğütmezdi, insan hikâyelerini de öğütürdü.”
“Bak şimdi… Yukarıdaki değirmen Rahim ve Kerim kardeşlerindi. Aşağıdaki değirmen Ahmet’indi; en son rahmetli Hurrem Amca çalıştırdı, suyu çekilene kadar direndi. Ama o orta değirmen… Müşür’ün değirmeni… İşte onun hikâyesi başkadır.”
Annesinin sesi, bir masal anlatıcısının gizemli tonuna bürünmüş:
“Müşür’ün değirmeninin yanında bir de ‘sitehan’ vardı, yarma yapılırdı orada. Ama o değirmene can verenler, bizim gibi olmayan ama bizden olanlardı; Malakanlardı.”
Sarıkız, “Malakanlar mı?” diye sormuş merakla.
“Evet,” demiş annesi. “Uzun boylu, dev gibi adamlar, çalışkan insanlar… İsimleri bile rüzgâr gibiydi: Vano, Mişka, Geygel, Aleski, Ovano… Rusya steplerinden kopup gelmiş, kaderleri bizim köyün suyuna karışmış insanlardı. Ama içlerinde biri vardı ki, çocuk kalbimde yer etmişti: Gelinleri Maya.”
Annesinin gözleri dolmuş:
“Maya… Adı gibi mayalardı girdiği yeri. Sapsarı saçları, süt beyaz teniyle güneş gibi doğardı değirmenin kapısına. Ben o zamanlar senin yaşlarında, 10-12 yaşında bir kızdım. Babamla un öğütmeye giderdik. Değirmen taşı dönerken, Maya bizi boş oturtmazdı. Çayırdan senin topladığın o kuzu kulaklarını toplar, incecik hamur açar, kuzu kulağından mantı yapardı. O ekşi ot, onun elinde bir şölene dönüşürdü. Tel pancarından öyle bir gözleme yapardı ki, kokusu tüm vadiyi sarardı.”
Odanın içine bir sessizlik çökmüş. Annesi, sanki Maya’nın pişirdiği o gözlemenin kokusunu tekrar duyuyormuş gibi burnunu çekmiş.
“Çok güzeldi Maya… Farklı dilden konuşurdu belki ama acının ve sevginin dili birdi kızım. 1955 ile 1960 yılları arasıydı sanırım. Bir haber geldi, ‘Gidecekler’ dediler. Sürgün müydü, göç müydü, yoksa kaçış mıydı çocuk aklım ermedi ama köyden ayrılacakları kesindi. Son Malakan ailesiydi onlar.”
Annesi yutkunmuş, boğazında düğümlenen bir hıçkırığı bastırmaya çalışarak devam etmiş:
“Gitmeden bir gün önce Maya kapımıza geldi. Gözleri kan çanağıydı. Köy mezarlığında, toprağa verdiği küçücük bir yavrusu vardı. ‘Yalnız gidemem,’ dedi bana, ‘Korkarım değil ama yüreğim kaldırmaz, gel benimle.’ Benden, küçücük bir kızdan güç istedi koca kadın. Mezarlığa gittik. O, yavrusunun mezarına kapandı, toprağı öptü, kokladı. Sanki çocuğunu orada bırakmıyor, kalbini söküp o toprağa gömüyordu. Ben ağladım, o ağladı… Farklı dillerde ağladık ama gözyaşlarımız aynı toprağa karıştı.”

Sarıkız’ın da gözlerinden yaşlar süzülmüş.
“Sonra gittiler kızım,” demiş annesi fısıltıyla. “Atlara yüklediler hayatlarını.

Onlar gittikten sonra Müşür’ün değirmeni dönmeye devam etti. Su aktı, taş döndü, un döküldü… Ama o eski tadı vermedi. Ne kuzu kulağı mantısının lezzeti kaldı, ne de o sarışın güzel kadının sıcaklığı. Ben büyüdüm, ne zaman o değirmenin yanından geçsem, gözlerim hep Maya’yı aradı.”
Ana kız, sobanın sönmeye yüz tutmuş ateşine bakarak sessizliğe gömülmüşler.
Sarıkız o gece, rüyasında hiç görmediği Maya’yı düşünmüş. Acaba şimdi neredeydiler? O uzun boylu Vano, Mişka, Aleski… Ya Maya? Gittiği o uzak diyarlarda, rüzgâr esip de camına vurduğunda bu köyü hatırlıyor muydu? Sofrasında kuzu kulağı gördüğünde boğazı düğümleniyor muydu?
En çok da o küçük mezarı merak etmiş Sarıkız. Maya, bir daha hiç gelebilmiş miydi yavrusunu ziyarete? Yoksa ruhu, bedeni çok uzaklarda olsa da, her gece rüyalarında o köy mezarlığında mı dolaşıyordu?
Değirmenler artık susmuş, çarklar durmuştu. Ama Sarıkız anlamıştı ki; bir yerden göçüp giden sadece insanlar değildi. Mekânın ruhu da, taşın hafızası da, suyun tadı da onlarla birlikte gidiyordu. Geriye ise sadece, rüzgârda salınan gelincikler ve anlatılmayı bekleyen hüzünlü hikâyeler kalıyordu.
