Bir zamanlar, dağların eteklerinde, yemyeşil ormanların arasında şirin bir köyde Sarıkız adında zeki ve meraklı bir genç kız yaşarmış. Sarıkız’ın en büyük tutkusu, köyün ihtiyar bilgesinin anlattığı macera dolu hikayeleri dinlemek ve dünyayı keşfetmekti. Ancak yaşadığı çağda ne hızlı trenler ne uçaklar vardı, ne de elindeki küçük bir cihazla dünyanın öbür ucundaki biriyle konuşmak mümkündü. Hayat, güneşin doğuşuyla başlar, batışıyla biterdi; haberler kasabanın meydanında toplananların ağzından ağza yayılırdı.
Bir sabah, Sarıkız uyandığında her yer bembeyaz bir kar örtüsüyle kaplıydı. Ama bu kar, alışık olduğu kardan farklıydı; havayı öyle bir aydınlatmıştı ki sanki öğle vakti gibiydi. Evlerindeki kurmalı saat durmuş, annesi çoktan kalkıp ahıra gitmişti bile. Sarıkız, önemli bir sınavı olduğunu hatırladı ve telaşla hazırlandı. “Eyvah, okula geç kalıyorum!” diye mırıldanarak, bembeyaz sokaklara fırladı. Arkadaşları Sevilgül ve Hülya’dan ses seda yoktu. Yolda kimsecikler yoktu,

karda hiçbir ayak izi bile görünmüyordu. “Acaba okul tatil mi oldu?” diye düşünürken, mahallenin altındaki patikadan gelen köpek havlamaları onu korkuttu. Geri dönüp annesine sormaya karar verdi.
Annesi, Sarıkız’ı görünce şaşırdı. “Kızım, ne oldu. Dışarıda ne işin var böyle? Daha sabahın beşi, kar yüzünden hava aydınlık görünüyor sadece.” Sarıkız, mahcup bir şekilde annesine sarıldı. O an, yaşadıkları dünyanın teknoloji denilen şeyden ne kadar uzak olduğunu bir kez daha anladı. Ne bir kol saati vardı zamanı gösteren, ne de bir radyo saat başı haberleri ve hava durumunu söyleyen.
İşte tam o sırada, şehrin bilgesi, elinde parlayan bir kristal küreyle Sarıkız’ın kapısında belirdi.

“Sarıkız, kalbinin macera ve bilgelik arayışını biliyorum. Gel, seninle zamanın ötesine bir yolculuk yapalım.”
Bilge, küreyi yere bıraktı ve küre büyüyerek ışık saçmaya başladı. Sarıkız ve bilge, kürenin içine adım attılar. Bir anda kendilerini göz kamaştırıcı ışıkların, rengarenk ekranların ve vızıldayan makinelerin olduğu bir şehirde buldular. “Burası neresi?” diye haykırdı Sarıkız.
Bilge gülümsedi. “Burası senin geleceğin, Sarıkız. Bundan yüzyıllar sonraki dünya.” Sarıkız şaşkınlıkla etrafına bakındı. İnsanlar minicik kutularla konuşuyor, havada uçan araçlarla seyahat ediyorlardı. Kasabada yürüdüğü karla kaplı yolların yerini, metalden yollar almıştı. Eskiden annesinin sobayı yakıp ısıttığı evlerin yerine, kendiliğinden ısınan binalar vardı.
Bilge, “Bak Sarıkız,” dedi, “senin zamanında bir yerden bir yere haber göndermek için günler, haftalar gerekirdi. Şimdi ise bir göz kırpması kadar kısa sürüyor. Senin zamanında bir bilgiye ulaşmak için şehir kütüphanesine gider kitaplar karıştırır, saatlerce araştırırdın. Şimdi ise şu minik kutuya sorulan her soru anında cevap buluyor.”
Sarıkız, gördükleri karşısında büyülenmişti. O anki basit hayatları ile bu karmaşık ama bir o kadar da kolaylaştırıcı dünya arasındaki fark uçurum gibiydi. “Ama bilge dede,” dedi, “peki bu kadar çok teknoloji, insanları birbirinden uzaklaştırmıyor mu?”
Bilge başını salladı. “Her yeni icat, her yeni kolaylık, beraberinde yeni sorumluluklar da getirir, Sarıkız. Önemli olan, bu gücü nasıl kullandığımız. Tıpkı senin zamanında kasabanızda birbirinize destek olduğunuz gibi, bu çağda da insanlar kalplerini birbirine açmalı, teknolojiyi iyilik için kullanmalı.”
Tam o sırada, kristal küre tekrar parladı ve Sarıkız kendini yeniden evinin bahçesinde, bembeyaz karın içinde buldu. Kapıdan Sevilgül’ün sesi yükseldi: “Sarıkız, haydi okula, geç kalacağız!”

Sarıkız, gözlerinde pırıltılarla kahkaha attı. “Tamam, geliyorum!” dedi. Artık biliyordu ki, ister geçmişte yaşasın ister gelecekte, asıl macera, etrafındaki dünyayı keşfetmekte ve kalbini bilgece kullanmaktaydı. Ve her ne kadar teknoloji değişse de, dostluğun ve insanlığın sıcaklığı her zaman baki kalacaktı.




