Bir zamanlar, gökyüzünün gümüş rengi bulutlarla kaplı olduğu, rüzgârın eski masalları fısıldadığı Efsunlu Vadi adında bir yer vardı.

Bu vadinin kalbinde, ruhları doğanın ritmiyle atan dört ayrılmaz arkadaş yaşardı: Sarıkız, Balkız, Gülyüz ve Arya.
Okulun yıl sonu gösterisi yaklaşıyordu ama onlar diğer çocuklar gibi sıradan bir vals ya da modern bir dans yapmak istemiyorlardı. Onlar, doğanın gizli dilini sahneye taşımaya kararlıydılar.
Hazırlık süreci başladığında, her biri vadinin farklı bir köşesine dağıldı.
Sarıkız, gün doğarken güneşin ilk ışıklarını kucaklayan kadim çiçek tarlalarına gitti.

Çiçeklerin sadece rüzgârla sallanmadığını, aslında toprağın altından gelen bir melodiyle vals yaptıklarını fark etti. Bir çiçeğin yaprağını açışındaki o sabırlı zarafeti, polenlerin havada asılı kalışındaki gizemi ruhuna hapsetti.
Balkız, asırlık çınarların ve göğe uzanan çamların arasına karıştı.

Sırtını dev bir gürgen ağacına yasladığında, ağaçların damarlarında akan özsuyun nabzını duydu. Dalların ağırlığına rağmen nasıl bu kadar vakur durduklarını, köklerin toprağa nasıl bir sadakatle sarıldığını öğrendi. Onun dansı, sarsılmaz bir güç ve sonsuz bir sabır içerecekti.
Gülyüz, vadinin en yüksek kayalıklarına, bulutların kuşlarla fısıldaştığı yere tırmandı.

Kartalların süzülüşündeki hürriyeti, serçelerin kanat çırpışındaki neşeyi izledi. Rüzgârın yönünü nasıl tayin ettiklerini, gökyüzünde görünmez yollar olduğunu keşfetti. O, artık yerçekimine meydan okuyan bir tüy gibi hafifti.
Arya ise Gümüş Göl’ün derinliklerine, suyun sessiz ama derin dünyasına daldı.

Balıkların suyun içinde birer gümüş iplik gibi süzülüşünü, pullarının ay ışığında nasıl parladığını izledi. Suyun direncine karşı koymak yerine onunla nasıl uyum içinde akıldığını gördü. Arya’nın her hareketi, bir su damlasının akışkanlığına büründü.
Gösteri gecesi geldiğinde okulun salonu, daha önce hiç hissedilmemiş bir enerjiyle doluydu. Işıklar karardı ve sahneye ince bir sis çöktü. Müziğin ilk notası duyulduğunda, bu sadece bir okul gösterisi olmaktan çıktı; doğanın kalbi sahneye taşındı.
Sarıkız sahneye çıktığında, parmak uçlarından sanki görünmez çiçek kokuları yayıldı. Hareketleri o kadar narindi ki seyirciler bir çiçeğin açışını izlediklerini sandılar. Balkız, kollarını birer dal gibi uzattığında salonun tavanı sanki orman gölgesiyle kaplandı. Gülyüz’ün sıçrayışları o kadar yüksekti ki, insanlar onun gerçekten uçtuğuna yemin edebilirdi. Arya ise sahnede süzülürken sanki hava suya dönüşmüş, o da bir gölün en derin yerinde dans ediyordu.
Dans bittiğinde bir anlık derin bir sessizlik oldu. Ardından tüm salon, sanki bir büyüden uyanmışçasına ayağa kalktı. Alkışlar fırtına gibi kopuyor, insanların gözlerinde doğaya karşı duyulan o unutulmuş hayranlık parlıyordu.
O gece, kuliste birbirlerine sarıldıklarında sadece bir dansı bitirmediklerini, kaderlerini mühürlediklerini anladılar. Bu mistik yolculuk, onların kim olacağını belirlemişti.
Yıllar geçti, o küçük afacanlar büyüdüler:
- Sarıkız, dünyanın en nadide bitkilerini koruyan ve onların dillerini anlayan bir Botanist oldu. Kuruyan her çiçeği, çocukluğundaki o dansın ritmiyle iyileştirdi.
- Balkız, doğayla iç içe, yaşayan şehirler inşa eden bir Ekolojik Mimar oldu. Binaları ağaçlar gibi nefes alıyor, kökleri toprağa saygı duyuyordu.
- Gülyüz, gökyüzünün ve iklimlerin dilini çözen bir Meteorolog ve Doğa Koruyucusu oldu. Göç yollarındaki kuşlara rehberlik eden rüzgâr fısıltılarını tüm dünyaya anlattı.
- Arya ise okyanusların derinliklerindeki gizemi koruyan bir Deniz Biyoloğu oldu. Mercan resiflerinin şarkısını ve balıkların gümüş rotalarını tüm dünyaya öğretti.
Dört arkadaş, her yıl o gösterinin yıl dönümünde Efsunlu Vadi’de buluşurlar. Hâlâ çiçekler gibi açar, ağaçlar gibi köklenir, kuşlar gibi uçar ve balıklar gibi akarlar. Çünkü onlar biliyorlar ki; doğanın dansını bir kez kalbine kazıyan biri, asla yolunu kaybetmez.




