Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, toprakların susadığı, nehirlerin küsüp yatağına çekildiği bir zamanda üç kahraman çocuk yaşarmış: Atlas, Bulut ve Arya. Atlas ve Bulut, ellerinde dünya haritaları, her gün kuruyan göllere bakar, “Dünyanın suyunu nasıl geri getirebiliriz?” diye dertleşirlermiş. Onların en yakın arkadaşı Arya ise gözlerini hep kuzeye, karlı diyarlara dikermiş. Arya, hayranı olduğu Buzlar Kraliçesi Perla gibi soğuğun ve buzun sihrine inanır, “Buz, uyuyan sudur. Belki de cevap orada saklıdır,” dermiş.

Bir gün Atlas, eski bir kitapta okuduğu efsaneyi hatırlamış: “Efsanelerde ‘Bengü Su’ diye, hayat veren ölümsüz bir sudan bahsedilir. Kaynağı kuzeyin en ucunda, buzların altındaymış.” Bulut da heyecanla eklemiş: “O halde hiç durmayalım, dünya daha fazla susamasın!”
Böylece Atlas, Bulut ve Arya, pusulalarını kuzeye çevirip zorlu bir yolculuğa çıkmışlar. Karlı dağları aşıp, beyazın sonsuzluğa uzandığı Kuzey Kutbu’na vardıklarında büyük bir fırtına kopmuş. Göz gözü görmezken, sislerin arasından masmavi gözlü, gümüş tüylü dev bir kurt belirmiş. Bu, Türk mitolojisinde yol gösterici ve koruyucu olarak bilinen Gökbörü imiş. Gökbörü, çocuklara güven veren bir bakış atmış ve uluyarak sürüsünü yardıma çağırmış.

Arkasından gelen Ren geyikleri, çocukların ağır çantalarını sırtlamış. Kocaman, beyaz Kutup Ayıları ise soğuktan titreyen Atlas ve Bulut’un yanına sokularak onlara sıcacık tüyleriyle kalkan olmuşlar. Arya ise soğuktan hiç etkilenmiyor, tıpkı hayranı olduğu Kraliçe Perla gibi karların üzerinde neşeyle yürüyormuş.

Gökbörü’nün rehberliğinde günlerce yol almışlar. Sonunda, gökyüzünün yeşil ve mor ışıklarla dans ettiği, devasa kristal bir sarayın önüne gelmişler. Burası, soğuğun efendisi Ayaz Ata’nın sarayıymış.

Ayaz Ata, uzun beyaz sakalları, elinde asası ve gümüş işlemeli mavi kaftanıyla buzdan tahtında oturuyormuş. Çocukları görünce gür bir sesle, “Hoş geldiniz, sıcak kalpli çocuklar,” demiş.

Atlas cesaretle öne çıkmış: “Ey Ayaz Ata! Dünyamız kuruyor, sularımız bitiyor. Bize yardım et, suyun kaynağını arıyoruz.”
Bulut eklemiş: “Doğa bize küstü, onu barıştırmamız lazım.”
Ayaz Ata gülümsemiş ama yüzünde hüzün varmış. “Sular küstü çünkü insanlar onu hoyratça harcadı. Suyun ruhu ve yaratıcısı olan Ak Ana, kendini en derin buzulların altına hapsetti. Eğer onu ikna edebilirseniz, sular geri döner.”
Ayaz Ata asasını yere vurmuş ve önlerinde derin, dipsiz gibi görünen bir buz gölü açılmış. Suyun yüzeyi ayna gibiymiş.
Arya, üzerindeki pelerini düzelterek gölün kenarına gelmiş. “Ben soğuktan korkmam,” demiş, “Çünkü buz, suyun kalkanıdır.” Arya, suya doğru sevgi dolu sözcükler fısıldamaya başlamış. Onun bu inancı ve cesareti, buzun altındaki mührü çatlatmış.

Ancak mührün tamamen açılması için suya duyulan gerçek bir özlem ve verilen bir söz gerekiyormuş. Atlas ve Bulut, tereddüt etmeden ellerini buz gibi suya daldırmışlar. Soğuk ellerini yaksa da çekmemişler.
Atlas, “Söz veriyoruz, her bir damlanı canımız gibi koruyacağız,” demiş kararlılıkla.
Bulut, “Sen yaşamın kendisisin, sensiz biz bir hiçiz,” diye seslenmiş.
Onların bu samimiyeti üzerine sular köpürmüş, ışıklar saçılmış ve suyun içinden, başında boynuzdan bir taç olan, ışıltılı elbiseler içinde Ak Ana yükselmiş. Türk mitolojisinin hayat döngüsünü başlatan o yüce ana, çocuklara sevgiyle bakmış.

“Uzun zamandır bu sözleri duymayı bekliyordum,” demiş Ak Ana. Avucunu açmış ve içinden masmavi, parlayan bir damla, tıpkı bir nazar boncuğu gibi süzülüp Atlas’ın elindeki boş su matarasına düşmüş.

“Bu,” demiş Ak Ana, “Bereketin özüdür. Bunu kuruyan topraklarınıza götürün. Ama unutmayın, su sadece ona saygı duyulduğu sürece akar.”
Çocuklar sevinçle Ak Ana’ya ve Ayaz Ata’ya teşekkür etmişler. Dönüş yolunda Gökbörü, Ren geyikleri, kutup ayıları ve kurtlar onlara sınırın sonuna kadar eşlik etmiş.
Evlerine döndüklerinde Atlas ve Bulut, o sihirli damlayı kurumuş nehir yatağına dökmüşler. Bir anda nehirler coşmuş, toprak yeşermiş, ağaçlar meyve vermiş. Arya ise kışları yağan her karda, kuzeydeki dostlarına ve buzun gücüne selam göndermiş.

