Bir varmış, bir yokmuş. Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben annemin beşiğini tıngır mıngır sallar iken… Uzak diyarların birinde, neşeleriyle etrafa ışık saçan üç sıkı dost yaşarmış: Saçları başak tarlaları gibi parlayan Sarıkız, sözleri baldan tatlı Balkız ve yanakları her daim pembe bir gonca gibi açan Gülyüz.
Gel zaman git zaman, bu üç arkadaşın okulunda büyük bir tiyatro gösterisi düzenlenecekmiş. Sarıkız “Güneşin Kızı”, Balkız “Orman Perisi”, Gülyüz ise “Çiçekler Kraliçesi” rollerini oynayacakmış. Ancak bir sorun varmış; kostümleri hazırmış ama saçlarını bu büyülü karakterlere nasıl benzetebileceklerini bir türlü bulamıyorlarmış.
Gösteriye saatler kala, okulun arka sokağında daha önce hiç fark etmedikleri, sarmaşıklarla kaplı, tuhaf bir dükkan görmüşler. Tabelasında, sürekli renk değiştiren harflerle “Hayalperest Kuaför” yazıyormuş.
Kapıyı itip içeri girdiklerinde, burnuna tarçın ve yıldız tozu kokusu gelmiş. İçeride ne bir ayna varmış ne de bir makas. Sadece havada süzülen gümüş taraklar ve raflarda parıldayan kavanozlar duruyormuş.
Karşılarına, saçları bulutlardan yapılmış gibi kabarık, gözlükleri ise iki büyük büyüteçten oluşan yaşlıca ama dinç bir kadın çıkmış.
“Hoş geldiniz küçük hanımlar,” demiş kadın sesi, sanki rüzgarın uğultusu gibiymiş. “Ben Madam Sim. Rollerinizi söylemenize gerek yok, saçlarınız bana fısıldıyor zaten.”
Madam Sim, Sarıkız’ı mor kadifeden bir koltuğa oturtmuş. Elini “Gün Doğumu” yazan bir kavanoza daldırmış. Avucundan sıvı bir altın gibi ışıklar dökülmüş. Sarıkız’ın saçlarına dokunduğunda, saç telleri birer güneş ışınına dönüşmüş. Tarağı her vuruşunda etrafa minik kıvılcımlar saçılıyor ama hiç yakmıyormuş. “Artık başını çevirdiğin yer aydınlanacak,” demiş Madam Sim.
Sıra Balkız’a gelmiş. Madam Sim, pencereyi hafifçe aralayıp ıslık çalmış. İçeriye rengarenk kelebekler ve minik bir rüzgar doluşmuş. Balkız’ın saçlarını tararken, saçların arasına gerçek sarmaşıklar ve mis kokulu bal peteği desenleri örmüş. Balkız saçını salladığında, ormanda yaprakların hışırtısı gibi bir ses duyuluyormuş.
En son Gülyüz oturmuş koltuğa. Madam Sim, “Bahar Yağmuru” şişesinden birkaç damla damlatmış Gülyüz’ün başına. Aniden, kızın saçlarının arasında tomurcuklar belirmiş. Saniyeler içinde saçları, hiç solmayacak kırmızı ve pembe güllerle dolu bir bahçeye dönüşmüş. Gülyüz her gülümsediğinde, etrafa taze gül kokusu yayılıyormuş.
İşleri bittiğinde Madam Sim onlara dev bir su birikintisini işaret etmiş. “Aynalar yalan söyler, ama su gerçeği gösterir,” demiş. Suya baktıklarında kendilerini değil, oynamak üzere oldukları karakterlerin ta kendisini görmüşler. Artık onlar öğrenci değil, gerçekten birer peri ve kraliçeymişler.
Madam Sim, “Unutmayın,” demiş onları kapıya uğurlarken. “Bu saçlar sadece alkışlar bitene kadar bozulmaz. Şimdi koşun!”
Üç arkadaş sevinçle dükkandan fırlamışlar. Birkaç adım attıktan sonra Sarıkız, “Teşekkür etmeyi unuttuk!” diyerek arkasını dönmüş.
Ama döndüklerinde neye uğrasalar beğenirsiniz?
O sarmaşıklarla kaplı, renkli tabelalı dükkan yerinde yeller esiyormuş! Orada sadece eski, tuğlaları dökülmüş, kapısı kilitli ve toz içinde terk edilmiş bir depo varmış. Ne Madam Sim, ne süzülen taraklar, ne de o tarçın kokusu…
Üçü de korkuyla birbirlerine bakmışlar. “Rüya mıydı?” diye sormuş Gülyüz, eli titreyerek saçına giderken. Ama eline capcanlı, kadife gibi yumuşak bir gül yaprağı gelmiş. Sarıkız’ın saçı hala güneş gibi parlıyor, Balkız’ın saçındaki yapraklar hışır hışır ediyormuş.
Gördükleri dükkan hayal olsa da, saçlarındaki sihir gerçekmiş.
O gün tiyatroda öyle bir oynamışlar ki, seyirciler sahnedeki ışığın, kokunun ve seslerin bir efekt olduğunu sanıp ayakta alkışlamışlar. Alkışlar dindiğinde ise saçları yavaşça eski haline, o yumuşacık doğal hallerine dönmüş. Ama o günden sonra ne zaman o sokağa girseler, havada hafif bir tarçın ve yıldız tozu kokusu alıp gülümserlermiş.
Gökten üç elma düşmüş; biri Sarıkız’ın, biri Balkız’ın, biri de Gülyüz’ün başına… Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine.
