Bugünlerde televizyon ekranlarında “kar tatili” haberleri alt yazı olarak geçmeye görsün; “Şu kadar santime ulaştı, okullar tatil edildi” dendiği an, aklım çok uzaklara, o beyaz ama zorlu lise yıllarıma gidiyor. Bizim zamanımızda kar bir engel değil, hayatın ta kendisiydi.

Lise öğrencisiydim. Mahallemiz şehrin bir ucunda, okulumuz ise tam diğer ucundaydı. Şimdiki gibi servisler, okul yemekhaneleri yoktu. Her sabah o uzun yolu yürür, öğlen bir saatlik arada nefes nefese eve koşar, Allah ne verdiyse kaşıklayıp aynı yolu tekrar teperdik. Zaman o kadar dardı ki, okula yetişmeye çalışırken yorgunluktan dalağımız şişer, her adımda o keskin sancıyı hissederdik. Ama şikâyet etmezdik; çünkü o zamanın çocukları için yorulmak, hayatın doğal bir parçasıydı.
Yine öyle karlı bir kış günüydü. Öğle yemeğimizi yemiş, kızlarla okul yoluna koyulmuştuk.

Sokaklar cam gibi buz tutmuştu. Esnafın haylaz gençleri, yola şeffaf poşetler atar; biz kızlar geçerken kayıp düşelim diye bekler, arkamızdan gülüşürlerdi. Biz de çareyi, öndekilerin bastığı sağlam ayak izlerini takip etmekte bulurduk. Adımlarımızı bir nakış gibi birbirimizin izine işlerdik.
Okula sadece yüz metre kalmıştı, tam ana cadde üzerindeydik. Bütün tehlikeleri atlattığımı sandığım anda, “hoppp” demeye kalmadan kendimi iki seksen yerde buldum.

Karın soğuğu yüzüme çarpmıştı ama asıl şoku arkadan gelen sesi duyunca yaşadım. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersimize giren, aynı zamanda şehrin müftüsü olan öğretmenimiz tam arkamdaymış!
Doğrulmaya çalışırken mahcubiyetle ona baktım. Halimi görüp gülümsedi ve o unutulmaz espriyi patlattı:
“Aferin kızım, bakıyorum da namazını hiç ihmal etmiyorsun, burada bile kılıyorsun!”
O an utancımdan yerin dibine girmek istedim. Yerlerdeki kar ne kadar beyazsa, benim yüzüm o kadar kıpkırmızı olmuştu. Üstelik kaderin cilvesi bu ya, ilk dersimiz de onundu! O gün sınıfa girdiğimde yüzümdeki o kırmızılık hala geçmemişti.
Bizler kışla arkadaştık. Kar yağmadığında bir terslik olduğunu düşünür; soğuğu, ayazı, kırağıyı hayatın normal bir ritmi sayardık. Ellerimiz, burnumuz, ayak parmaklarımız donana kadar dışarıda olurduk. Isınmak için hemen sobanın yanına koşmazdık; çünkü donan uzuvların sıcakla buluştuğunda verdiği o sızıyı, o karıncalanmayı bilirdik. Önce kardan yardım alırdık. Ellerimizi, ayaklarımızı karla ovuşturur, kan akışımız düzelince yavaş yavaş sıcağa yanaşırdık. Acıyı dindirmeyi de, soğukla baş etmeyi de bizzat doğadan öğrenirdik. Her birimiz buz tutmuş demir parçalarına kapı kollarına ve ya zırza dediğimiz kilitlere dokunursak ellerimizin o demire yapışacağını ve çekmeye çalışınca deriminiz demirin üzerinde kalacağı gerçeğini çok acı şekilde deneyimlerdik.
Şimdi ne zaman kar yağsa, o “iki seksen” yere uzandığım andaki buz gibi soğuğu ve öğretmenimin o sıcak esprisini hatırlarım. Meğer o zorlu yollar, o şişen dalaklarımız ve soğuktan kızaran burnumuz; bizi bugünün dünyasına hazırlayan en samimi derslerimizmiş.




