Güneş, dağların arkasından henüz yüzünü göstermişti ki, yaylanın serin rüzgârı Sarıkız’ın saçlarını okşamaya başladı. O yaz, her zamankinden daha yeşil, daha taze kokuyordu her yer.

Dedesiyle birlikte yaylaya göç ettikleri o gün, Sarıkız için özgürlüğün başladığı gündü. Yaylanın uçsuz bucaksız düzlükleri, gökyüzüyle birleşen o masmavi çizgi, onun en büyük oyun alanıydı.
Bir sabah, en yakın arkadaşları Şenay ve Yıldız ile her zamanki gibi buluştular. Neşe içinde şarkılar söylüyor, taşların üzerinde biten turuncu renkli “kına mantarlarını” özenle kazıyorlardı. Avuç içlerine tükürüp taşla ezdikleri o turuncu boyayı sürdüklerinde, kendilerini dünyanın en süslü hanımları gibi hissediyorlardı. Elleri kınalı, gönülleri şen çocuklardı onlar.

Birden Şenay, “Kuzular!” dedi. “Onlara en körpe otlardan toplamalıyız, akşama bizi görünce nasıl da sevinirler.”
Bu fikir hepsinin aklına yatmıştı. Ama en güzel, en taze otlar öyle hemen ayak altında olmazdı; biraz yol katetmek gerekiyordu. Hedefleri, gökyüzünü bir bıçak gibi yaran devasa kayalıkların olduğu Kılıçkaya’ydı. Oraya vardıklarında, kayaların heybeti karşısında büyülenmişlerdi. Gerçekten de kuzuların bayılacağı o yeşil, taze otlar tam da kayaların kuytusundaydı.

“Şunu da alalım,” “Bak burada daha tazesi var!” derken, heybelerini doldurmanın heyecanıyla zamanın nasıl akıp gittiğini fark etmediler. Gökyüzündeki güneş yavaş yavaş tepelerinden kaymış, gölgeler uzamaya başlamıştı. Yaylada onları bekleyen görevleri, eve dönüş saatini, nenenin tembihlerini Kılıçkaya’nın dev gölgeleri arasında unutmuşlardı.
O sırada yaylada ise fırtına kopuyordu. Sarıkız’ın nenesi, kapı eşiğinde bir o yana bir bu yana gidip geliyor, gözlerini ufuktan ayırmıyordu. “Emanettir bu çocuk bana,” diye sayıklıyor, başına bir iş gelmesinden korkuyordu. Köylüler birer birer dönüyor ama üç kafadardan haber çıkmıyordu.

Dağın eteklerinden bir ses yankılandı birden: “Sarıkız! Şenay! Neredesiniz?”
Sarıkız, nenesinin sesini duyduğunda içini büyük bir gurur kapladı. “Neneee! Buradayız, kuzulara ot topluyoruz!” diye seslendi neşeyle. O an, nenesinin kendilerini takdir edeceğini, “Aferin benim çalışkan çocuklarıma” diyeceğini hayal ediyordu.

Ancak yaşlı kadın yanlarına ulaştığında yüzündeki ifade, bekledikleri o övgü dolu ifade değildi. Korku, yerini büyük bir öfkeye bırakmıştı. Yaşlı kadının elindeki değnek, korkusunun dışa vurumuydu. Şenay ve Sarıkız, ne olduğunu anlayamadan havada ıslık çalan değneğin tadına bakmışlardı. Yıldız ise çocukluk çevikliğiyle kayaların arasına süzülüp kaçmayı başarmıştı.
Yayla evine doğru sessizce yürürken, güneş çoktan batmış, hava serinlemişti. Eve vardıklarında, herkesin ne kadar büyük bir korku yaşadığını, bütün günün telaşla geçtiğini ancak o zaman anladılar. Bir anlık oyun ve ot toplama heyecanı, sevdiklerini ne kadar çok üzmüştü…
Üstelik en acısı da şuydu: Kaçarken, can havliyle o kadar emek verip topladıkları körpe kuzu otlarını Kılıçkaya’nın yamacında bırakmışlardı. Ellerindeki kına lekeleri duruyordu ama heybeleri boştu.
O akşam Sarıkız, nenesinin dizinin dibine çöktüğünde bir şeyi çok iyi anlamıştı: Bazı şeyler zamanında güzeldi. Zamanı unutmak, sadece kendini değil, seni sevenleri de unutmak demekti. Kılıçkaya o gün onlara sadece otları değil, sorumluluğun ve vaktin kıymetini de öğretmişti. Islanan gözlerini silerken, bir dahaki sefere güneş tepedeyken dönmenin sözünü kendine çoktan vermişti.



