Küçük Veterinerin Büyük Rüyası

Zamanın ötesinde, güneşin yeryüzünü altın sarısı ışıklarıyla yıkadığı yemyeşil bir vadide, kalpleri merhametle dolu iki çocuk yaşarmış: Sarıkız ve Karaoğlan. İkisi de en sadık dostlarını, kimsesiz hayvanların sığındığı barınaktan seçmişlerdi. Sarıkız’ın köpeği, gece kadar siyah tüyleri olan Karabaş; Karaoğlan’ın köpeği ise boynunda beyaz bir halka taşıyan, rüzgâr kadar hızlı Alabaş’tı.

Dördü bir araya geldiğinde çayırlar şenlenir, papatyalar bile onların neşesine ortak olmak için boyunlarını bükerdi. Ancak bir gün, o neşeli kahkahaların yerini derin bir sessizlik aldı. Karabaş, o yerinde duramayan, kelebekleri kovalayan köpek gitmiş; yerine başını patilerinin üzerine koymuş, gözlerinin feri sönmüş bir can gelmişti. Ne en sevdiği kemiğe bakıyor, ne de Sarıkız’ın çağrısına kulak veriyordu.

Korku dolu kalplerle hemen kasabanın Bilge Veterinerine koştular. Veteriner, ellerinde şifalı bir enerji taşıyormuşcasına Karabaş’ı muayene etti. Hazırladığı iksire benzeyen ilacı Karabaş’a içirdiğinde, köpeğin gözlerine anında bir yaşam parıltısı geri döndü. Kuyruğu hafifçe “pat-pat” diye yere vurduğunda, odadaki herkes derin bir nefes aldı.

O an, Karaoğlan büyülenmiş gibi veterinere baktı. Gözlerinde bir yıldız parladı. “Ben de…” diye fısıldadı, sesi bir yemin gibi çınladı. “Ben de ellerimle canlara hayat veren bir veteriner olacağım.”

Dönüş yolunda, güneş ufukta kızıla çalarken, doğa onlara bir sürpriz hazırlamıştı. Çalıların arasından kuyruğu alev gibi parlayan, gözleri zümrüt yeşili mistik bir Tilki fırladı. Tilki kaçmıyor, sanki onları çağırıyordu.

Alabaş ve iyileşen Karabaş, havlayarak bu alev kuyruklu rehberin peşine düştüler. Sarıkız ve Karaoğlan da arkalarından… Tilki onları sarmaşıklarla gizlenmiş, yaşlı kayaların arasındaki karanlık bir mağara girişine sürükledi.

Mağaradan içeri adım attıkları an, karanlık yerini göz kamaştırıcı bir aydınlığa bıraktı. Burası sıradan bir mağara değildi; Zamanın Aynası mağarasıydı. Tavandan sarkan kristal sarkıtlar, dışarıdaki yıldızların ışığını topluyor ve içeriyi gökkuşağının binbir rengine boyuyordu.

Çocuklar ve köpekleri ışığın merkezine doğru çekildiler. Bir anda ayakları yerden kesildi, etraflarındaki taş duvarlar eridi ve kendilerini sonsuz beyazlığın ve huzurun olduğu devasa, camdan bir sarayın içinde buldular.

Burası Efsunlu Hayvan Hastanesi’ydi.

Ama gariptir ki, Karaoğlan artık küçük bir çocuk değildi. Üzerinde ışıkla dokunmuş bembeyaz, uzun bir hekim önlüğü vardı. Boynunda altından bir stetoskop asılıydı. Elleri, hasta bir ceylanın kırık bacağının üzerinde geziniyor ve parmak uçlarından süzülen mor ışıklarla yarayı sarıyordu.

Hemen yanında, bilge bir yardımcı gibi duran Sarıkız vardı. O da büyümüş, saçları beline kadar uzanmıştı. Elinde gümüş kaseler içinde şifalı otlar ve parlayan sular taşıyordu.

“Bistüri değil, sevgi lazım,” diyordu Karaoğlan’ın yankılanan sesi. “İlaç değil, umut lazım.”

Sarıkız, hazırladığı karışımı ceylana içirirken, etrafta bekleyen aslanlar, kartallar ve kurtlar onlara minnetle bakıyordu. Alabaş ve Karabaş ise bu büyülü hastanenin koruyucuları gibi kapıda nöbet tutuyor, sağlıklı ve güçlü görünüyorlardı. Karaoğlan, sadece bedenleri değil, hayvanların ruhlarını da iyileştiren efsanevi bir şifacıya dönüşmüştü.

Tam o sırada, mağaranın derinliklerinden o zümrüt gözlü Tilki tekrar belirdi. Çocuklara baktı ve insan diliyle konuştu:
“Gördüğünüz hayal değil, kalbinizin kaderidir. İnanırsanız, bu kristal saray bir gün gerçeğe dönüşür.”

Tilki kuyruğunu sallayarak bir toz bulutuna dönüştü. Kristallerin ışığı yavaşça söndü.

Sarıkız ve Karaoğlan gözlerini kırpıştırdıklarında, kendilerini tekrar mağaranın girişinde, Alabaş ve Karabaş’ın yanına oturmuş halde buldular. Gökyüzünde dolunay parlıyordu. Rüyada mıydılar, yoksa başka bir boyuta mı geçmişlerdi?

Karaoğlan ellerine baktı. Avuçlarında hala o şifalı mor ışığın sıcaklığını hissedebiliyordu. Sarıkız’a döndü ve gülümsedi. Konuşmalarına gerek yoktu. İkisi de o mağarada geleceklerini görmüşlerdi.

O günden sonra Karaoğlan sadece derslerine değil, doğadaki her canlıya bir şifacı gözüyle baktı. Çünkü biliyordu ki; o mağaradaki kristaller ona sadece bir hayal değil, gerçekleşecek bir efsaneyi fısıldamıştı.

Son İçerikler

İlgili İçerikler

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz