Home Hikayeler Dolu Dizgin Çocukluğum

Dolu Dizgin Çocukluğum

0
22

Gözlerimi kapatınca hala duyabiliyorum, o uzak yazların çağıltısını, çocukluğumun ninnisi gibi derinden gelen su sesini… İlkokulun bitiş düdüğüyle birlikte, her yaz beni bekleyen o büyülü kapı açılırdı: Dedemlerin köyü. Taş duvarları yosun tutmuş evlerin, toprağın ve tarihin koktuğu o yer.

Anneannemin elleri, ağaçtan oyulmuş dikdörtgen yayığın sapında ritmik bir dans tutturmuş, sarımtırak yağ damlaları havaya karışıyordu. Sanki her vuruşta, zamanın kendisi de bir parça esrarengiz bir güçle çalkalanıyordu. Teyzemin elinde hamur, ocağın başına kurulmuş taş fırında mis kokulu ekmekler kabarıyor, her bir bazlama, içinde bin yıllık hikayeler saklı birer sır gibiydi. Dedem tarlanın yorgunluğunu getirmiş, gözleri uzaklara dalmış, bir an önce demli çayına kavuşmanın hayalini kuruyordu. Ben ise o koca adamın yanına kıvrılmış, dünyadan bihaber, masallara karışmaya hazırdım.

Teyzemin sıcacık ekmeklere sürdüğü taze tereyağı, eriyen altın gibi parlıyor, yanında ineklerin sırrını fısıldayan tuzlu peynirle tam bir şölendi. Çaylar yudumlanıyor, yağlı bazlamalar iştahla mideye indirilirken, ben sanki bir zaman tünelinde yolculuk ediyordum. Ocağın etrafındaki taş minderler, geçmişten gelen ruhların oturduğu yerler gibiydi. Sofranın bir yanında hayatın hamuru yoğruluyor, diğer yanında sohbetin dumanı tütüyordu. Anneannem, işini bitirmiş, iskemle denilen o küçük ağaç tabureye oturmuş, bilge gözleriyle bizi süzüyordu.

Derken, dedemin sesi havada yankılandı: “Yayla zamanı geldi!” Kalbim, bir serçe gibi pır pır etti. Yaylanın sisli dorukları, görünmez varlıkların meskeni, efsanelerin doğduğu yerdi sanki. Elimin arasına alelacele dürüm yaptığım bir bazlamayla dışarı fırladım. Evin önündeki koca düz tuz taşları, atalarımın ruhlarıyla mühürlenmiş gibi duruyordu. İnekler ve koyunlar, bu taşlardan tuz yalarken, toprağın ve göğün kadim enerjisini içlerine çekiyorlardı.

Bu taşlardan birine tünedim, gözlerimi kapatıp köyün hemen altından geçen derenin sesine kulak verdim. Sular, taşları yalaya yalaya akıyor, her damla, geçmişin fısıltılarını taşıyordu sanki. Tertemizdi, berraktı. Suyun iki yakası, yemyeşil çayırlarla çevrilmiş, elf diyarından fırlamış gibiydi. Bu duygu öyle güzeldi ki; o ses, o toprak ve su kokusu… Keşke bir zaman makinesi olsaydı da o anlara geri dönebilseydim.

Teyzem, bu derenin kenarında, devasa kazanları yakar, suları ısıtır, mis gibi kokan çamaşırları yıkardı. O ateşin közünde demlenen çayın tadı, dünyanın hiçbir yerinde bulunmazdı. Patatesler o közde öyle bir lezzetlenirdi ki, sanki toprağın ruhu o patatese işlerdi. Yine bir gün, çuvallar dolusu buğdayı, kilimlerin içinde bu derede yıkamıştık. O kadar keyifli bir işti ki… Buğdaylar, suyun içinde, etrafı havuz gibi yapılmış kilimlere dökülüyor, maharetli eller buğdayları yıkayıp arındırıyordu. Kovalarla kenara alınan buğdaylar, biraz süzüldükten sonra hasırların üzerine serilerek güneşte kurutuluyordu. Benim görevim, bu altın tanelerini arsız kazlardan, meraklı tavuklardan korumak ve arada bir kurumaları için karıştırmaktı. Sanki toprağın bereketini koruyan küçük bir bekçiydim. Gün akşam olmadan, buğdaylar yıkanmış, kurumuş ve çuvallara doldurulmuştu. Bir kısmı un olacak, bir kısmı pişirilip bulgur yapılacaktı. Her bir tanede, o yazın anısı, toprağın sihri saklıydı.

O yaz tatili de maceralarla dolu, biraz da mistik bir tatla içime işlemişti. Akşam olmuş, eve dönmüştük. Gün boyu koşturmaktan öyle yorulmuştum ki, göz kapaklarım adeta bir sihirle ağırlaşmış, beni derin bir uykuya çağırıyordu… O gece, rüyamda, dere kenarında yıkanan buğday tanelerinin altın ışıltısıyla parladığını, yaylanın sisleri arasından gelen kadim seslerin bana masallar fısıldadığını gördüm. Zamanın ve mekanın ötesinde bir yerlere yolculuk etmiştim sanki…

No comments

Leave a reply

Please enter your comment!
Please enter your name here