Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; Orta Asya’nın uçsuz bucaksız bozkırlarında, göğün direği sayılan karlı Tanrı Dağları’nın eteklerinde bir obada geçermiş hikâyemiz.
O zamanlar, yeryüzünde gece ile gündüz bitmek bilmez bir savaş içindeymiş. Kara kış bastırdığında, yer altı dünyasının efendisi Erlik Han, karanlık ordularını yeryüzüne salar; Güneş Ana’yı esir edip dünyayı sonsuz bir karanlığa ve buza mahkûm etmek istermiş.
Yine bir 21 Aralık günüymüş. Gökyüzü kömür karası, rüzgâr bıçak gibi keskinmiş. İnsanlar korkuyla çadırlarına çekilmiş, ateşlerini harlamaya çalışıyorlarmış. Ama o yıl kış o kadar sertmiş ki, ateşler bile donmak üzereymiş.
Tam o sırada, ak sakalı göbeğine kadar uzanan, üzerinde kar beyazı kaftanı, başında kürklü kalpağıyla Ayaz Ata, yanında gümüşten elbiseleriyle parıldayan torunu Ay Kız ile birlikte görünüp obaya gelmiş.

Ayaz Ata, elindeki asasını yere vurduğunda yer gök sarsılmış.
“Korkmayın!” demiş sesi gök gürültüsü gibi gür ama bir dede şefkati kadar yumuşak olan Ayaz Ata. “Bugün en uzun gece, ama aynı zamanda karanlığın bittiği yerdir. Güneş Ana, Erlik’in zindanından kurtulmak üzere. Bizim ona yardım etmemiz gerek!”
Ayaz Ata ve Ay Kız, obanın tam ortasında bulunan, dalları göğe uzanan kadim Akçam Ağacı’nın yanına varmışlar.

Türk inanışına göre bu ağaç, dünyanın merkezindeymiş ve dalları Tanrı Ülgen’in sarayına kadar uzanırmış.
Ayaz Ata asasını havaya kaldırmış ve bağırmış:
“Ey Ülgen Han! “merhametli ve koruyucu ata” Ey ışığın efendisi! Yeryüzüne bereketini, gökyüzüne güneşini geri ver!”
O sırada karanlıkların arasından Erlik Han’ın kara bulutları saldırıya geçmiş. Ancak Ayaz Ata, soğuk nefesiyle bir sur örmüş obanın etrafına. Ay Kız ise heybesinden çıkardığı renkli çaputları ve parlayan taşları Akçam Ağacı’nın dallarına asmaya başlamış. Her bir çaput bir dilek, her bir taş bir umutmuş.
Obadaki çocuklar ve yaşlılar da dışarı çıkmışlar. Herkes en güzel elbiselerini giymiş, ellerinde narlarla Akçam’ın etrafında toplanmışlar. Hep bir ağızdan dualar etmişler. Derken, tam gece yarısı, gökyüzünün en karanlık anında bir mucize gerçekleşmiş.
Ufuktan incecik, altın sarısı bir ışık sızmış. Güneş Ana, Erlik’in zincirlerini koparmış ve yeniden doğmuş! İşte o an Ayaz Ata gülümsemiş:
“Nardugan!” diye haykırmış. “Güneş doğdu! Yeni gün başladı!”
İnsanlar sevinçle birbirlerine sarılmışlar. Ayaz Ata, heybesinden çocuklara elmalar, cevizler ve oyuncaklar dağıtmış. Ay Kız, gümüş ışığıyla geceyi aydınlatırken; obada büyük bir ateş yakılmış. Küsler barışmış, sofralar kurulmuş. O günden sonra her 21 Aralık’ta Türkler, Akçam Ağacı’nı süsleyip, Ayaz Ata’nın bereketini bekleyerek “Güneşin Doğuşu”nu yani Nardugan’ı kutlamışlar.
Gökten üç elma düşmüş; biri bu masalı anlatanın, biri bu güzel geleneği yaşatanların, biri de yüreği aydınlık olan tüm insanların başına…
Nardugan bayramınız kutlu olsun!




