Yıl 1990. Fatma nenenin kalp damarları tıkalıydı, tedavi için Çapa Tıp Fakültesi’ne getirilmişti. Çocukları çalışıyor, gelini ise yeni doğum yapmıştı. Başında kalacak kimse yok dediler. O an içimden bir ses yükseldi: “Git, yardım et.” Henüz on dokuz yaşındaydım, ama sanki gitmezsem içim rahat etmeyecekti. Gittim.
Belki arada biri gelir ve nöbeti devralır diye düşündüm, ama kimse gelmedi. Yaşlı kadının yanında bir de on üç yaşındaki torunu Ayşe vardı. Çocuktu daha… Karşı odadaki yaşıtı bir kızla asansörle oynuyor aşağı inip, yukarı çıkıyor, kayboluyordu. Bir yandan yaşlı kadınla ilgileniyor, bir yandan çocuğu bulup odaya getiriyordum.
Doktorlar her vizitte:
— Teyze, neren ağrıyor? diye soruyorlardı.
Kadıncağız Ahıska Türkçesiyle:
— Oğul, yanımdan emedenden bir ağrı terpeniyor, amanım arşa çıkıyor…
derdi.
Doktorlar anlamayınca bana dönüp sorarlardı. “Ne dedi?” diye. Ben de Türkçeyi Türkçeye çevirirdim. “Sol yanından aniden bir ağrı oluyormuş. Ağrının şiddetinden canı çok yanıyormuş” diye. Günler böyle geçip gidiyordu.
Hastanede temiz çarşaf bile yoktu. Ben de çarşafları tuvalet kokan o daracık banyoda elde yıkayıp kurutuyordum. Uykum yok denecek kadar azdı; günlerdir demir bir sandalyenin üzerinde uyukluyordum.
Bir gece Fatma nene birden ter içinde kaldı. Terleri nohut tanesi gibiydi. Rengi soldu, nefesi kesildi. “Hemşire!” diye bağırdım, ama koridor sessizdi. Ne gelen vardı, ne giden.
Gecenin üçünde koşa koşa iki kat aşağıdaki nöbetçi doktoru uyandırdım. Doktor sersem halde uyandı ama hızla yukarı çıktı. Fatma neneyi sedyeye koyduk. Doktor, hemşire, hastabakıcı ve aralarında küçücük kalan ben… Hepimiz sedyenin kollarından tutup kadını yoğun bakıma çıkardık.
Yoğun bakım kapısı kapanınca elim boşaldı. Ben on dokuz yaşındaydım, yanımda da on üç yaşında bir çocuk. Ne yapacağımızı bilemiyorduk. Cep telefonu yoktu. Sabahı bekledik kapının önünde. Bahçedeki jetonlu telefonla ancak sabah oğullarına haber verebildik.
Gözlerim uykusuzluktan yanıyordu, ağlamaktan şişmişti. Ama yine de ayakta durmaya çalışıyordum. Sanki oradan ayrılırsam kötü bir şey olacakmış gibi hissediyordum.
Günlerce yoğun bakım kapısında bekledik. Kapı her açıldığında içim titriyordu. Üstü beyaz örtülü sedyeler çıkıyordu. Her seferinde kalbim duracak gibi oluyordu:
“Acaba bizimki mi?”
Örtünün altından görünen ayaklara bakıyorduk.
“Hayır, bu değil… Bu da değil…”
Sonunda yaşlı kadını tekrar odaya aldılar ama kriz ağırdı. Kadın en az bir hafta tuvaletini tutamadı. Bez yoktu, eldiven yoktu; hiçbir şey yoktu.
Kirli nevresim sepetinden daha temiz görünenleri seçtim. Fatma nenenin altını temizledim. Sonra hepsini sıcak suyla yıkadım. Kadıncağız utancından dua ediyor, ellerini yüzüne kapatıyordu. Ben ise onu bir sağa çeviriyor siliyor, bir sola çeviriyor siliyor, sonra nevresimleri katlayıp altına yerleştiriyordum. Islak yatmasın diye.
Geceler ağırdı, korkular ağırdı, insanın yüreğine çöken bir çaresizlik vardı.
Bir gece yaşlı bir adam benden sıcak su istedi.
— Yarın çocuklarım gelecek, tıraş olmalıyım, dedi.
Sabah olduğunda onun odasından da üstü beyaz örtülü bir sedye çıktı. Neredeyse her gün bir odadan böyle bir sedye çıkıyordu. Ölüm, kapıların arasında dolaşıp duruyordu.
Sonunda yaşlı kadın ayağa kalktı. Hafta sonu oğulları geldiğinde on üç yaşındaki çocuğu onlara verdim:
— Bunu götürün. Bunun peşinde koşmaktan yoruldum. O daha çocuk, dedim.
Hastanede yirmi, belki yirmi beş gün kaldık. Kadın taburcu edildi. Eve döndüğümde günlerce kendime gelemedim. Yorgunluğum, uykusuzluğum, gördüklerimin ağırlığı ancak o zaman çöktü.
Geriye ne kaldı?
Sadece yaşlı kadının içten, yürekten ettiği dualar…
Ve benim kalbime kazınan o unutulmaz, o ağır günler.
