Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; gökyüzünün hem ağlayıp hem güldüğü, Haziran ayının ise sihirli bir değnek gibi doğayı her gün yeniden yıkadığı bir masal diyarı varmış. Bu diyarda, saçları güneşin rengini almış, gözleri merakla parlayan Sarıkız adında bir genç kız yaşarmış.
Sarıkız, o yıl tatil için taş evlerin, daracık sokakların ve kadim ağaçların olduğu memleketine gitmiş. Ama bu memleketin Haziran ayı, bildiğimiz Haziranlara hiç benzemezmiş. Her sabah saat tam 10’da, sanki gökyüzünün üst katında devler gürültülü bir oyun oynarmışçasına bir gürültü koparmış. Gök yarılır, şimşekler gümüşten kılıçlar gibi çakar ve bulutlar bardaktan boşalırcasına değil, sanki birer göl gibi aşağı boşalırmış.
Sarıkız, bu doğa şölenini taş evin ikinci katındaki, camlarla çevrili “Gözlem Kulesi”nde (yani balkonunda) izlemeye bayılırmış.
Yağmur dindiğinde, güneş sihirli asasını uzatır, toprak mis gibi, taptaze bir rayiha yayarmış. Ama bu masalsı döngü, öğleden sonra saat 15’te tekrar başlarmış.

Yine böyle bir gün, gökyüzü aniden kömür karasına bürünmüş. Sarıkız balkonuna kurulmuş, dışarıyı izlemeye koyulmuş. Evin önündeki arnavut kaldırımlı taş yol, saniyeler içinde azgın bir nehre dönüşmüş. Sular, sanki birer su ejderhasıymış gibi kıvrıla kıvrıla akıyor, önüne ne gelirse sürükleyip götürüyormuş.
Tam o sırada, karşıdaki büyük düzlükte, yani Harman Düzü’nde bir hareketlilik görmüş. Orada, henüz kanatları suya dayanıklı olmayan, pamuk gibi yumuşacık, minicik Kaz Yavruları varmış! Yağmur öyle şiddetliymiş ki, her bir damla bu yavrular için dev bir gülle gibiymiş.

Derken, karşı evin kapısı büyük bir hışımla açılmış. Sarıkız gözlerine inanamamış! Komşusu, elinde normal bir şemsiye değil, devasa, renkli mi renkli bir Plaj Şemsiyesi ile fırlamış dışarı! Hani o sadece yakıcı güneşten korunmak için sahillere kurulan, rüzgârda uçmasın diye kumun derinlerine gömülen cinsten…
Komşusu, dev şemsiyeyi gökyüzüne bir kalkan gibi siper ederek suların içine atılmış. Rüzgâr şemsiyeyi bir yelkenli gibi sağa sola savuruyor, komşu ise bir şövalye gibi şemsiyesine tutunup kaz yavrularına doğru koşuyormuş. Sarıkız balkonun camından bu manzarayı izlerken kahkahalara boğulmuş.
“İşte,” demiş içinden, “Benim yurdumun insanı! Yağmurun ordusu ne kadar güçlü olursa olsun, o ordunun karşısına güneşin kalkanıyla dikilir!”
Komşusu, devasa şemsiyenin altında minik kaz yavrularını toplamış. O koca şemsiye, bir anda küçük yavrular için güvenli, kuru ve renkli bir çadıra dönüşmüş. Yağmur damlaları şemsiyenin üzerine “tıp tıp” değil, “güm güm” diye vuruyor ama altındaki canlara zarar veremiyormuş.

Az sonra gökyüzü, bu cesur ve yaratıcı hamle karşısında pes etmiş. Bulutlar dağılmış, güneş tekrar gülümsemiş. Sarıkız, taş evin balkonundan aşağı baktığında, suların çekildiğini ve tertemiz olan taşların parladığını görmüş. Komşusu ise zafer kazanmış bir komutan edasıyla, omzunda dev güneş şemsiyesi, arkasında ise tek sıra dizilmiş, tüyleri bir damla bile ıslanmamış cik cik eden kaz yavrularıyla harman yerinde yürüyormuş.
Sarıkız o gün anlamış ki; en büyük fırtınalarda bile, insanın içindeki o pratik zekâ ve merhamet, güneşin şemsiyesini yağmura siper edebilirmiş.
Gökten üç plaj şemsiyesi düşmüş; biri bu hikâyeyi anlatana, biri yaratıcı çözümler bulan komşuya, biri de hayatın neşesini kaçırmayan Sarıkız’a…




