Sarıkız Bir Rüyada Ganeşa İle

Sarıkız, matematik defterinin kapağını yavaşça kapattı. Ödevler bitmiş, sorumluluklar yerine getirilmişti. Salonun loş ışığında, televizyon ekranından yayılan renkli ışıklar yüzüne vuruyordu. Ekranda Hindistan’ı anlatan bir belgesel vardı. Kadınların giydiği rengârenk sariler, sokaklardan yükselen baharat kokularını hissettirecek kadar canlı görüntüler ve tapınaklar…

Sarıkız’ın göz kapakları sanki tonlarca ağırlığındaydı. “İzlemeliyim, çok ilginç,” diye mırıldandı kendi kendine. Gözlerini zorla açtı ama kirpikleri birbirine kavuşmak için can atıyordu. Tam o sırada dış ses, “Ve işte karşınızda, Hintlilerin bilgeliği, şansı ve yeni başlangıçları temsil eden fil başlı tanrısı…” dediği anda Sarıkız’ın gözleri tamamen kapandı.

Ama karanlık uzun sürmedi.

Sarıkız gözlerini açtığında artık evinin salonunda, yumuşak koltuğunda değildi. Ayaklarının altında ılık, toprak bir zemin vardı. Havadaki koku değişmişti; tarçın, zencefil ve yasemin kokuları birbirine karışıyordu.

“Merhaba Sarıkız, maceraya hazır mısın?”

Sarıkız başını kaldırdı ve şaşkınlıkla geri çekildi. Karşısında, az önce televizyonda gördüğü, insan vücutlu ama fil başlı o görkemli figür duruyordu. Kocaman kulakları, neşeli gözleri ve upuzun bir hortumu vardı.

“Sen… Sen Ganeşa’sın!” dedi Sarıkız heyecanla. “Bilgeliğin ve engelleri kaldırmanın simgesi!”

Ganeşa, hortumunu neşeyle kıvırarak güldü. “Doğru bildin küçük dostum. Televizyonun başında uyuyakaldın ama ruhun gezintiye çıkmak istedi. Gel, sana bu toprakların masalını anlatayım.”

Ganeşa önden yürüdü, Sarıkız onu takip etti. Yürüdükleri yol, altın rengi tozlarla kaplıydı.

“Bak,” dedi Ganeşa, uzakta parlayan devasa bir nehri göstererek. “Bu Ganj Nehri’dir. Bizim için sadece bir su değil, hayatın ve arınmanın kaynağıdır. İnsanlar buraya gelir, dualarını suya fısıldar ve küçük kandilleri nehre bırakırlar. Her kandil, gökyüzüne ulaşan bir umuttur.”

Sarıkız, nehrin üzerinde yüzen binlerce minik ışığı izledi. Sanki yıldızlar gökyüzünden inmiş de nehirde yüzüyordu.

“Burada her canlının içinde bir parça tanrısallık olduğuna inanılır,” diye devam etti Ganeşa. “Bu yüzden bir ineğe, bir maymuna veya bir ağaca saygı duyarız. Doğayla iç içe, onun bir parçası olarak yaşarız.”

Yürümeye devam ettiler. Yolculukları onları devasa, kalabalık ve müzik dolu bir meydana çıkardı. Ama bu kalabalık bildiğimiz kalabalıklara benzemiyordu. Her yer bembeyaz giyinmiş insanlarla doluydu ama hava… Hava gökkuşağı gibiydi!

Sarıkız şaşkınlıkla, “Bu tozlar da ne?” diye sordu. Havada pembe, mor, sarı, yeşil toz bulutları uçuşuyordu.

Ganeşa’nın gözleri parladı. “İşte en sevdiğim zaman! Burası Holi Festivali Sarıkız! Renklerin Bayramı.”

Bir anda, nereden geldiği belli olmayan neşeli bir müzik başladı. Davullar (tabla) ritmik bir şekilde çalıyor, insanlar kahkahalarla dans ediyordu.

“Holi,” dedi Ganeşa, “İyiliğin kötülüğe karşı kazandığı zaferin kutlamasıdır. Ama en önemlisi, kışın bitip baharın gelişini müjdeler. Bu günde kimin kral, kimin hizmetkar olduğunun bir önemi yoktur. Bu boyaların altında herkes eşittir, herkes rengârenktir.”

Sarıkız, bu coşkuya hayran kalmıştı. O sırada kalabalığın içinden küçük bir Hintli kız koşarak Sarıkız’a yaklaştı. Avuçları parlak pembe bir tozla doluydu.

“Holi Hai!” (Holi geldi!) diye bağırarak gülümseyen kız, tozu nazikçe Sarıkız’ın yanaklarına sürdü.

Sarıkız önce irkildi ama sonra kıkırdamaya başladı. O da yerden bir avuç sarı boya aldı ve havaya fırlattı. Sarı toz, Ganeşa’nın fil hortumuna kondu. Ganeşa, hortumuyla havaya su püskürterek renkleri birbirine karıştırdı.

Her yer cıvıl cıvıldı. İnsanlar birbirlerine sarılıyor, eski küslükler unutuluyor, sadece neşe ve sevgi havada uçuşuyordu. Sarıkız, hayatında hiç bu kadar çok rengi bir arada görmemişti. Turkuaz bir bulutun içinden geçti, kırmızı bir yağmurun altında ıslandı.

“Görüyor musun Sarıkız?” dedi Ganeşa. “Hayat da böyledir. Bazen gri ve sıkıcı görünebilir ama içine biraz sevgi, biraz inanç ve biraz da neşe katarsan, dünyanın en güzel renklerine bürünür.”

Ganeşa, büyük elini Sarıkız’ın omzuna koydu. “Artık dönme vakti. Ama unutma, bu renkler her zaman senin içinde.”

Renkler yavaşça dönmeye başladı. Pembe, mor ve yeşil tozlar birleşip bir girdap oluşturdu. Müzik sesi yavaşça uzaklaştı, yerini tanıdık bir sese bıraktı.

“…Hindistan’ın bu eşsiz kültürü, yüzyıllardır…”

Sarıkız gözlerini açtı. Televizyondaki belgesel bitmek üzereydi. Annesi odaya girmiş, elindeki battaniyeyi Sarıkız’ın üzerine örtüyordu.

“Uyuyakalmışsın tatlım,” dedi annesi fısıldayarak. “Rüyanda ne gördün? Gülümsüyordun.”

Sarıkız, yanaklarına dokundu. Aynaya bakmasa bile, orada görünmez pembe tozların sıcaklığını hissedebiliyordu.

“Çok renkli bir rüyaydı anne,” dedi Sarıkız, Ganeşa’nın bilgeliğini hatırlayarak. “Dünyanın bütün renklerini gördüm.”

Ve o gece Sarıkız, yatağına yattığında rüyasındaki baharat kokuları ve Holi’nin neşeli şarkıları eşliğinde mışıl mışıl uyudu.

Son İçerikler

İlgili İçerikler

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz