Sarıkız, Karaoğlan ve Kuzeyin Sihirli Işıkları

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, bilginin hazine, merakın anahtar olduğu zamanlarda; altın saçlı, güneş yüzlü Sarıkız ile çakmak gözlü, yağız delikanlı Karaoğlan yaşarmış. Bu iki sıkı dost, oyun oynamaktan çok dünyayı keşfetmeyi, yeni şeyler öğrenmeyi severlermiş.

Bir kış akşamı, dışarıda lapa lapa kar yağarken, onlar sıcacık odalarında, eski bir ahşap masanın başına geçmişlerdi. Önlerinde kocaman, tozlu bir dünya atlası açıktı. Konuları “Kutuplar ve Doğanın Gizemleri” idi.

Sarıkız parmağını haritanın en tepesindeki beyaz alana koydu.
“Karaoğlan, baksana,” dedi hayranlıkla. “Burası hep buzlarla kaplıymış. Güneş bazen hiç doğmaz, bazen de hiç batmazmış.”

Karaoğlan başını salladı, siyah saçları alnına düştü. “Evet Sarıkız. Orada ‘Kuzey Işıkları’ denilen, gökyüzünde dans eden renkler olurmuş. Ama orası çok soğuktur, rüzgarı insanın içine işler.”

Tam o sırada, Sarıkız’ın parmağının dokunduğu yerden, haritanın tam kalbinden garip bir cızırtı duyuldu. Önce haritadaki beyazlık parladı, sonra odanın tavanına zümrüt yeşili, menekşe moru ve ateş kırmızısı ışık huzmeleri yayıldı. Odanın içi bir anda dev bir gökkuşağının içine hapsolmuş gibiydi. Kitaplar havalandı, kalemler kendi etrafında dönmeye başladı.

Sarıkız korkuyla, “Karaoğlan!” diye bağırdı.
Karaoğlan atılıp Sarıkız’ın elini sıkıca tuttu. “Korkma, sakın bırakma elimi!”

Işıklar o kadar güçlendi ki, gözlerini kapatmak zorunda kaldılar. Bir rüzgar uğultusu kulaklarını doldurdu. Ve sonra… Derin, sonsuz bir sessizlik.

Gözlerini açtıklarında, artık o sıcak odada değillerdi.

Ayaklarının altında gıcırdayan kalın bir kar tabakası, üzerlerinde ise yıldızlarla dolu, cam gibi parlayan lacivert bir gökyüzü vardı. Ve başlarını kaldırdıklarında o mucizeyi gördüler: Aurora Borealis! Yani Kuzey Işıkları… Yeşil ve mor dalgalar, devasa ipek kumaşlar gibi gökyüzünde süzülüyordu.

Sarıkız, nefesi havada buharlaşarak, “Burası…” dedi fısıltıyla, “Burası haritadaki o yer!”

Karaoğlan etrafına bakındı, omuzlarını dikleştirdi. “Burası Kuzey Kutbu olmalı. Hava çok soğuk Sarıkız, hareket etmeliyiz yoksa donarız.”

Tam nereye gideceklerini bilemez halde yürürlerken, ilerdeki buz tepeciklerinin ardından gümüş renkli tüyleri olan, boynuzları kristalden yapılmış gibi parlayan dev bir Kutup Geyiği belirdi. Geyik onlara doğru yaklaştı ve insan diliyle konuştu:

“Hoş geldiniz, haritanın gezginleri. Ben Kuzeyin Bekçisi, Gümüş Boynuz. Işıkların çağrısını duyup geldiniz, ama geri dönmek için Işık Kulesi’ne ulaşmanız gerek.”

Sarıkız cesaretini toplayıp sordu: “Işık Kulesi nerede Gümüş Boynuz?”

Geyik başıyla gökyüzündeki en parlak yeşil ışığı işaret etti. “O ışığın toprağa değdiği yerde. Ama acele edin, kutup rüzgarları uyanmak üzere. Sırtıma binin!”

Sarıkız ve Karaoğlan, bu sihirli geyiğin sırtına atladılar. Gümüş Boynuz rüzgardan bile hızlı koşmaya başladı. Buzulların üzerinden uçarcasına geçtiler. Yolda onlara el sallayan sevimli penguenleri (her ne kadar güneyde yaşasalar da masal bu ya, misafir gelmişlerdi!), buzların altından gülümseyen fok balıklarını gördüler.

Ancak aniden fırtına çıktı. Tipi, göz gözü görmez hale getirdi. Karaoğlan, geyiğin boynuna sarıldı ve arkasındaki Sarıkız’a seslendi: “Başını eğ Sarıkız! Soğuğun bizi yenmesine izin verme!”

Sarıkız ise korkmak yerine, haritada okuduğu bir bilgiyi hatırladı. “Kuzeyde yönünü kaybetmemek için Kutup Yıldızı’na bakmalısın!” diye bağırdı. Başını kaldırdı ve fırtınanın ortasında parlayan o sabit yıldızı gördü. “Gümüş Boynuz! Sağa dön! Yıldız orada!”

Geyik, Sarıkız’ın tarifiyle fırtınanın en zayıf olduğu yöne kırdı dümeni. Ve bir anda fırtına dindi. Karşılarında, tamamen buzdan yapılmış ama içi sıcacık bir ışıkla parlayan Işık Kulesi duruyordu.

Gümüş Boynuz durdu. “Buradan sonrasına gidemem,” dedi. “Kuledeki ışığa dokunduğunuzda, ait olduğunuz yere döneceksiniz. Bilginiz size yol gösterdi, cesaretiniz sizi korudu.”

İkili geyikten indi. Sarıkız, geyiğin yumuşak burnunu okşadı, Karaoğlan ise ona minnetle selam verdi.

El ele tutuşup kuleye girdiler. Ortada, haritadan çıkan o ışıkların kaynağı duruyordu. İkisi aynı anda ellerini ışığa uzattılar.

VUUUV!

Yine o baş döndürücü renkler, yine o rüzgar sesi…

Gözlerini açtıklarında, “Pat!” diye bir sesle sandalyelerine geri oturdular.

Önlerinde aynı harita duruyordu. Oda sıcacıktı. Her şey bir rüya mıydı? Birbirlerine baktılar. Sarıkız’ın altın sarısı saçlarının arasında erimekte olan minik bir kar tanesi vardı. Karaoğlan’ın omzunda ise Gümüş Boynuz’un gümüş rengi, parlak bir kılı kalmıştı.

İkisi de gülümsedi. O gün sadece ders çalışmamışlar, doğanın en büyük sırrına dokunmuşlardı.

Gökten üç elma düştü; biri Sarıkız’a, biri Karaoğlan’a, biri de bu masalı okuyan ve hayal kurmaktan vazgeçmeyenlerin başına…

Son İçerikler

İlgili İçerikler

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz