Sarıkız ve Arkadaşlarının Godi ile Erfene Gezisi

Bir zamanlar, güneşin toprağı kavurduğu, nehirlerin ince bir iplik gibi aktığı, kuşların susuzluktan ötmeyi unuttuğu bir diyar vardı. Bu köyde, doğanın dilinden anlayan beş ayrılmaz arkadaş yaşardı: Saçları buğday başakları gibi parlayan Sarıkız, gözleri gökyüzü kadar parlak Güneş, teni gece gibi gizemli Aykız, sözleri tatlı Balım ve çalışkanlığıyla nam salmış Petek.

Aylardır tek bir damla yağmur düşmemişti. Toprak yarılmış, ekinler boynunu bükmüştü. Yaşlılar, “Gök küstü, toprak küstü,” diye fısıldaşıyorlardı.

Bir akşamüzeri, kızıla çalan gökyüzünün altında otururken Petek, “Böyle bekleyemeyiz,” dedi. “Eskilerin bir masalı vardı, hatırlar mısınız? Erfene… Birlik olunca gök kapıları açılırmış.”

Sarıkız heyecanla ayağa kalktı. “Godi Godi’yi uyandırma vaktidir!”

Hemen işe koyuldular. Söğüt dallarından ve eski kumaşlardan, insan boyunda korkuluk benzeri mistik bir kukla yaptılar. Adına “Godi” dediler. Bu, yağmurun ruhuydu. Ellerine, nesillerdir ninelerinden kalan oymalı sepetleri aldılar. Ancak bu sıradan bir gezi olmayacaktı; bu, doğanın dengesini yerine getirmek için çıkılan tılsımlı bir yolculuktu.

Köyün sokaklarına daldıklarında hava aniden değişti. Rüzgâr, kızların eteklerini savuruyor, toz bulutları ayaklarının dibinde dans ediyordu. Aykız, Godi’yi havaya kaldırdı ve o kadim tekerleme dudaklarından dökülmeye başladı. Sesleri, rüzgârın uğultusuna karışıp korkutucu bir yankıya dönüştü:

“Godi godiyi gördün mü?
Godiye selam verdin mi?
Godi Allah’tan ne ister?
Bir sulu yağmur ister!”

İlk kapıyı çaldılar. Kapı gıcırdayarak açıldı. İçeriden yaşlı bir teyze çıktı. Kızların gözlerindeki o tuhaf parıltıyı görünce irkildi. Balım sepeti uzattı. Teyze titreyen elleriyle bir tas un döktü sepete.

Kızlar hep bir ağızdan, gök gürültüsünü andıran bir sesle bağırdılar:
“Godi Allah’tan ne ister, bir sulu yağmur ister! Verenin bir oğlu olsun!”

Kadın gülümsedi, ferahladı.

Ama macera asıl, köyün cimrisi olarak bilinen somurtkan adamın kapısında başladı. Adam kapıyı açmak istemedi. Sokaklar karanlığa gömülmüştü. Güneş (kız olan), elindeki meşaleyi kapıya doğru tuttu. Gölgeler uzadı, Godi sanki canlanmış gibi başını salladı. Kızlar bu sefer daha sert, daha derinden, tüyleri diken diken eden o korku dolu bedduayı fısıldadılar:

“Vermeyenin bir kızı olsun… Oda düşsün ve ölsün……

Rüzgâr o anda öyle bir uludu ki, adam korkuyla kapıyı sonuna kadar açtı. “Alın!” dedi, “Alın neyim varsa!” ve sepete koca bir kalıp peynir ve bir güğüm yağ bıraktı. Kızlar tebessüm etti, beddua havada asılı kalıp yok oldu.

Kapı kapı, sokak sokak gezdiler. Kimi korkusundan, kimi umudundan sepetleri doldurdu. Unlar, yağlar, şekerler, peynirler dağ gibi birikti. Herkes Godi’nin o korkutucu ama adaletli yüzünü görmüş, cimriliğin getireceği felaketten korkmuştu.

Sonunda köy meydanına, ulu çınarın altına geldiler. Toplanan malzemelerle dev kazanlar kuruldu. Ateşler yakıldı. O korku dolu hava, yerini tatlı bir telaşa bıraktı. Sarıkız hamuru yoğurdu, Balım şerbeti döktü, Petek ateşi harladı.

Erfene sofrası kurulduğunda, küsler barıştı, zengin fakirle aynı tastan yedi. O korkutucu bedduaların yerini, türküler ve kahkahalar aldı. Birlik ve beraberliğin kokusu, pişen hamurların kokusuna karışıp gökyüzüne yükseldi.

Ve tam o sırada…

Herkes yemeğini yerken, Aykız elini havaya kaldırdı. Yüzüne serin, ıslak bir damla düşmüştü. Önce bir damla, sonra iki… Ardından gök gürledi, ama bu sefer öfkeyle değil, müjdeyle. Bardaktan boşalırcasına yağmur yağmaya başladı.

Kimse kaçmadı. Sarıkız, Güneş, Aykız, Balım ve Petek yağmurun altında el ele tutuştular. Godi, suların altında ıslanırken sanki gülümsüyordu. Kuraklık bitmiş, birlik bereket getirmişti.

O günden sonra köyde kimse kapısını çalanı boş çevirmedi; çünkü bilirlerdi ki vermeyenin nasibi kesilir, verenin ise hanesi bereketle dolardı.

Son İçerikler

İlgili İçerikler

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz