Bir varmış, bir yokmuş… Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; uzaklarda, bulutların pamuk şeker gibi dağların tepesine konduğu, nehirlerin şarkı söyleyerek aktığı bir diyar varmış.

Bu diyarda, kalbi doğayla bir atan, saçları güneşin rengini almış Sarıkız adında dünya tatlısı bir kız yaşarmış.

Sarıkız için şehirdeki beton binalar birer gri kutu gibiymiş. O, çiçeklerin fısıltısını duymayı, çimenlerin üzerinde çıplak ayakla koşmayı ve rüzgârın saçlarını taramasını her şeyden çok severmiş. Her yıl okulların kapanış zili çaldığında, Sarıkız için ders kitaplarının yerini masalsı bir yolculuk alırmış. Bavulunu en çok umutla ve heyecanla doldurur, dedesinin köyündeki o büyülü dünyaya doğru yola çıkarmış.
Köydeki en büyük yoldaşı, neşesiyle her yeri aydınlatan teyzesiymiş. Sarıkız ve teyzesi, her sabah doğanın kalbine doğru maceralara atılırlarmış. Bazen bir çiçeğin peşine düşer, bazen bir kelebeğin kanat çırpışını izlerlermiş.

Ama Sarıkız için bu masalın en heyecanlı, en sihirli sahnesi her zaman ikindi vaktinde yaşanırmış.
Güneş gökyüzünde altın bir portakal gibi süzülüp ışıklarını yumuşattığında, uzaklardan bir toz bulutu ve tatlı bir gürültü yükselirmiş. Meralarda gün boyu otlayan koyunlar, köye dönme vaktinin geldiğini anlarmış. Aşağıda, çayırlık alanda ise sabırsızlıkla bekleyen bir “beyaz bulut kümesi” varmış: Kuzular!

Anneler yaklaştıkça, sessiz çayır bir anda dünyanın en büyük, en doğal orkestrasına dönüşürmüş. Sarıkız, teyzesinin elini tutar, nefesini tutarak bu mucizeyi izlermiş.
“Mee! Mee!”
Yüzlerce koyun aynı anda bağırmaya başlar, her kuzu kendi annesinin sesini binlerce ses arasından tanırmış. İşte o an, masalın en coşkulu sahnesiymiş. Kuzular yay gibi fırlar, koyunlar ise yavrularına kavuşmak için adımlarını hızlandırırmış. Toz pembe bir gün batımının altında, birbirini bulan anne ve yavruların meleşmeleri gökyüzüne bir sevgi senfonisi gibi yayılırmış.
Kısa bir süre sonra, o gürültülü senfoni yerini huzurlu ve mutluluk dolu bir sese bırakırmış. Her kuzu annesinin yanına sokulur, kuyruklarını sevinçle sallayarak süt emmeye başlarmış. Çayırda yankılanan o “şapır şupur” sesleri, doğanın en samimi, en doyurucu melodisiymiş. Sarıkız bu manzarayı izlerken, sevginin sadece insanlara mahsus olmadığını, her canlının kalbinde bir annelik sıcaklığı olduğunu hissedermiş.
Güneş dağların ardına çekilirken, Sarıkız ve teyzesi eve doğru yürürlermiş. Sarıkız’ın zihninde o muhteşem buluşma sahnesi, kalbinde ise doğanın huzuru varmış. O gece rüyasında kendini bembeyaz bir kuzunun sırtında, çiçeklerden yapılmış bir denizde yüzerken görürmüş.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım yaylaların en yüksek katına. Gökten üç elma düşmüş; biri doğayı can kulağıyla dinleyenlere, biri bu masalı anlatan Sarıkız’a, biri de kalbi sevgiyle çarpan tüm yavrulara…




