Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, sıcak bir yuvanın başköşesinde Sarıkız adında merhametli mi merhametli bir kız yaşarmış. Sarıkız’ın dünyalar tatlısı, tüyleri pamuk gibi yumuşacık bir kedisi varmış. Tam sekiz yıl olmuştu o eve geleli; minicik bir yavruyken avuçlarına aldıkları o kedi, şimdi evin en nazlı, en sevilen bireyiydi.

Kedi, tam bir sevgi arsızıydı. Sarıkız ne zaman ders çalışmak için masasına otursa, gelir bacaklarına sürtünür, başını elinin altına sokar, “Beni sev, sonra çalışırsın” dercesine mırıldanırdı. Sevgisini aldıktan sonra da bir köşeye kıvrılır, dünyanın en huzurlu uykusuna dalardı.
Günlerden bir gün, Sarıkız yine ders kitaplarının arasına gömülmüştü. Gözleri yorgunluktan ağırlaşıyor, kelimeler birbirine karışıyordu. Başını kaldırıp köşedeki minderde mışıl mışıl uyuyan kedisine baktı. İçinden, “Acaba…” diye geçirdi, “Acaba onun yerinde olmak nasıl bir histi? Sadece uyumak ve sevilmek…” Bu düşünceler zihninde dönerken göz kapakları yenik düştü ve başı kitabın üzerine yavaşça düştü.

Ve o an, dünya tersine döndü.
Sarıkız gözlerini açtığında devasa bir odadaydı. Etrafındaki mobilyalar dağlar kadar büyüktü. Yürümek istedi ama iki ayağının üzerinde duramadı, elleri ve dizleri üzerindeydi. Şaşkınlıkla etrafına bakınırken, kapı açıldı ve içeriye dev gibi, iki ayak üzerinde yürüyen tüylü bir canlı girdi. Bu bir kediydi! Ama insan boyutlarında, hatta daha da büyüktü. Üstelik takım elbise giymiş, elinde bir çanta taşıyordu.

Sarıkız korkuyla sindiği yerden bakarken, dev kedi ona sevgiyle yaklaştı. “Gel buraya benim tatlı insanım,” dedi kedi. Sesi gür ama şefkatliydi. Sarıkız’ı kucağına aldı, başını okşadı. Sarıkız o an anlamıştı; bu dünyada insanlar evcil hayvan, kediler ise sahipti. Sahibi olan kedi ona lezzetli yemekler veriyor, tüylerini tarıyor ve onu çok seviyordu. Sarıkız, sahibinin kucağında kendini güvende hissediyordu.

Ancak bu dünya sadece sevgi dolu değildi.
Bir gün sahibi onu gezdirmek için dışarı çıkardı. Sarıkız, boynundaki tasmayla dev kedinin peşinden giderken sokaktaki diğer manzaraları gördü ve içi ürperdi. Parkta, sahipleri olmayan, sokakta yaşayan insanlar vardı. Üstleri başları kir içindeydi, soğuktan titriyorlardı. Daha da kötüsü, bazı kötü kalpli kediler, sırf eğlence olsun diye o zavallı insanlara taş atıyor, onları tekmeliyor, hatta canlarını yakıyorlardı. Bir köşede, acımasız bir kedi tarafından hırpalanmış ve oracıkta can vermiş bir insanı görünce Sarıkız’ın gözlerinden yaşlar boşaldı.
“Neden?” diye haykırmak istedi ama ağzından sadece cılız sesler çıkıyordu. “Bizim de canımız yanıyor, biz de korkuyoruz, bizim de bir kalbimiz var!” demek istedi ama dev kediler onu anlamıyordu.
O kargaşa sırasında, nasıl olduysa tasması elinden kurtuldu ve Sarıkız kalabalığın içine karıştı. Korkuyla koşmaya başladı. Kocaman binaların, devasa ağaçların arasından geçerken kendini bir anda işlek bir caddede buldu.
Tam karşıya geçecekti ki, yer gök sarsıldı. Kafasını çevirdiğinde, direksiyonunda yüzü asık, kötü bakışlı bir kedinin oturduğu devasa bir kamyonun üzerine doğru geldiğini gördü. Tekerlekler o kadar büyüktü ki, altında ezilip yok olması an meselesiydi. Fren sesi kulaklarını tırmaladı, kamyonun sıcaklığı yüzüne vurdu. Sarıkız korkudan donup kalmıştı, sonunun geldiğini düşündü.

Tam o anda, çok uzaklardan, sanki gökyüzünden gelen tanıdık bir ses yankılandı:
“Hadi Sarıkız, uyan kızım! Masanda uyuyakalmışsın, boynun tutulacak. Hadi yatağına git.”
Sarıkız, kalbi yerinden fırlayacakmış gibi atarak sıçradı. Nefes nefeseydi. Etrafına baktı; odasındaydı. Her şey normal boyutundaydı. Kamyon yoktu, dev kediler yoktu. Annesi kapıda durmuş, şefkatle ona bakıyordu.
Sarıkız, hala rüyanın etkisinden çıkamamış, şaşkın şaşkın yatağına doğru yürürken gözü köşedeki mindere kaydı. Kedisi, 8 yıllık dostu, hiçbir şeyden habersiz mışıl mışıl uyuyordu.
Sarıkız durdu. O an, rüyasında hissettiği o çaresizliği, o korkuyu ve “benim de bir canım var” çığlığını hatırladı. Kedisinin yanına diz çöktü. Elini usulca onun yumuşacık tüylerine dokundurdu. Kedisi uykusunda gerinip, hafifçe mırıldandı.
Sarıkız derin bir “Ohhhh” çekti. İçini büyük bir huzur ama aynı zamanda büyük bir sorumluluk duygusu kapladı.
O günden sonra Sarıkız, kedisini sadece sevmekle kalmadı; ona her baktığında, onun da kendisi gibi atan bir kalbi, korkuları ve hisleri olan bir “can” olduğunu hiç unutmadı. Ve ne zaman sokakta bir hayvan görse, rüyasında o dev kamyonun tekerlekleri altında hissettiği korkuyu hatırlayıp, onlara hep merhametle yaklaştı.
Gökten üç elma düşmüş; biri Sarıkız’ın, biri kedisinin, biri de tüm hayvanların sessiz çığlığını duyan iyi kalpli insanların başına.
