Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken, Anadolu’nun şirin mi şirin bir kasabasında, zekasıyla ve cesaretiyle nam salmış Sarıkız adında bir kız yaşarmış. Saçları güneşin ilk ışıkları gibi sapsarı olduğundan, herkes ona Sarıkız dermiş. Sarıkız, günlerini sadece evlerinin bahçesindeki çiçekleri sulayarak ya da kuzuları otlatarak geçirmez, aklı hep yüksek dağların ardında, engin ormanların derinliklerindeymiş.
Kasabanın yamacında, heybetiyle gökyüzüne uzanan ulu bir dağ varmış. Yaşlılar, o dağın zirvesinde, bin yılda bir açan ve dokunan her canlıya bilgelik ve şifa veren “Altın Çiçek” adında efsanevi bir çiçekten bahsederlermiş. Ancak bu çiçeğe giden yolun binbir tehlikeyle dolu olduğu, konuşan hayvanların, yol şaşırtan perilerin ve hırçın devlerin bu yolu beklediği de dilden dile dolaşırmış. Uzun zamandır kasabanın bilgesi olan koca çınar ağacı, amansız bir hastalığa yakalanmış. Yaprakları bir bir dökülüyor, dalları kurumaya yüz tutuyormuş. Kasaba halkı ne yaptıysa bir çare bulamamış. İşte o an Sarıkız, yüreğindeki macera ateşiyle kararını vermiş: Altın Çiçek’i bulup bilge çınarı kurtaracakmış.
Annesinden helallik, alarak azığını heybesine koymuş ve yola düşmüş. Az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Yolunun üzerinde karşısına çıkan konuşan bir tilki, ona doğru yolu göstermesi karşılığında heybesindeki son peynirini istemiş. Sarıkız, aklını kullanarak tilkiye, “Eğer bana doğru yolu gösterirsen, sana sadece bu peyniri değil, dönüşte kasabanın en lezzetli ballarından da getiririm,” demiş. Tilki bu teklifi çok beğenmiş ve Sarıkız’a devlerin uyuduğu vadiyi ve perilerin oyun oynadığı çayırı nasıl geçeceğini bir bir anlatmış.
Sarıkız, tilkinin öğütlerini dinleyerek devlerin horultuları arasında sessizce süzülmüş, perilerin şarkılarına kanmadan, gözlerini hedeften ayırmadan yoluna devam etmiş. Sonunda dağın zirvesine ulaştığında, göz kamaştırıcı bir ışıkla parlayan Altın Çiçek’i görmüş. Çiçeği tam koparacakken, çiçeğin yanındaki kayanın üzerinde uyuklayan yaşlı bir anka kuşu gözüne ilişmiş. Anka kuşunun kanadı yaralıymış. Sarıkız, çiçeği alıp gitmek yerine, heybesindeki bezi çıkarıp anka kuşunun yarasını sarmış.
Bu iyiliği karşısında uyanan anka kuşu, Sarıkız’a minnetle bakmış ve sihirli bir tüyünü ona hediye etmiş. “Bu tüy, en zor anında sana yardım edecektir,” demiş. Sarıkız, Altın Çiçek’ten sadece bir yaprak koparmış, çünkü çiçeğin tamamen yok olmasını istememiş.
Kasabaya döndüğünde, herkes onu umutla bekliyormuş. Altın Çiçek’in yaprağını bilge çınarın gövdesine sürmüş. O anda bir mucize gerçekleşmiş; çınarın kuru dalları yeşermeye, dökülen yaprakları yeniden çıkmaya başlamış. Kasaba eski neşesine kavuşmuş. Sarıkız’ın akıllı ve maceraperest ruhu, cesareti ve iyilik dolu kalbi sayesinde sadece bilge çınar değil, tüm kasaba kurtulmuş. O günden sonra Sarıkız’ın adı, kasabanın dört bir yanında kahramanlıkla anılmış.
Gökten üç elma düşmüş; biri Sarıkız’ın başına, biri bu masalı anlatana, biri de dinleyenlerin yufka yüreğine.



