Yedi Gezgin ve Büyülü Fransa Kitabı

Bir varmış, bir yokmuş… Okulun en sessiz köşesinde, tozlu rafların arasında gizlenmiş kütüphanede yedi kafadar toplanmış: Altın saçlı Sarıkız, cesur Karaoğlan, yerinde duramayan Rüzgar, ağırbaşlı Toprak, güçlü Demir, yüzü güller gibi parlayan Gülyüz ve sakin mizaçlı Nehir.

Öğretmenleri onlara zorlu ama heyecanlı bir görev vermişti: “Bir ülke seçin ve onu sanki orada yaşamışsınız gibi anlatın.”

Masanın üzerine koca bir dünya haritası serdiler. Hepsinin parmağı aynı anda Avrupa kıtasının batısındaki, altıgene benzeyen o ülkeye gitti: Fransa!

Sarıkız, kütüphanenin en arka rafından, kapağında gümüş zambak deseni olan kalın, lacivert bir kitap çekti. Kitabın adı “Tarihin ve Doğanın Sırları: Fransa” idi.

Sarıkız; “Hazır mısınız?” dedi ve kitabın kapağını kaldırdı.
O anda ne olduysa oldu! Kitabın sayfalarından taze pişmiş kruvasan ve mis gibi lavanta kokuları yükseldi. Kütüphanedeki ışıklar mavi, beyaz ve kırmızı renklere büründü. Bir girdap gibi dönen sayfalar onları içine çekti.

HOP!

Gözlerini açtıklarında okul sandalyelerinde değil, devasa demir bir yapının tepesindeydiler!

Demir hayranlıkla demir korkuluklara dokundu: “İnanamıyorum! Bu benim en sevdiğim yapı. Çocuklar, şu an Fransa’nın başkenti 

Aşağıda şehir karınca yuvası gibi işliyordu. Tarihi binalar, geniş caddeler ve müzeler ayaklarının altındaydı.

Nehir heyecanla aşağıyı işaret etti: “Bakın! Şehrin ortasından kıvrılarak akan o suyu görüyor musunuz? O ünlü Sen Nehri (Seine). Şehri ikiye bölüyor.”

Tam o sırada yanlarına, başında bir ressam şapkası olan, elinde bir palet tutan Hayalet Ressam yaklaştı. “Bienvenue (Hoş geldiniz)!” dedi. “Ödeviniz için mi geldiniz? O zaman acele edin, size bu toprakların hikayesini göstereceğim.”

Ressam fırçasını havaya savurdu ve bir anda kendilerini bir zaman tünelinde buldular.

Eski savaşçıları, şövalyeleri gördüler. Toprak, “Biliyorum!” diye atıldı. “Burası eskiden Galya olarak bilinirdi. Ama sonra Franklar adında bir kavim geldi, buraya yerleşti ve ülkeye ‘Fransa’ ismini verdi. Tarihleri çok eskiye dayanıyor, krallıklar, devrimler, cumhuriyetler…”

Ressam gülümsedi ve fırçasını tekrar salladı. Bu sefer serin bir hava çarptı yüzlerine. Kendilerini bembeyaz karların olduğu sarp kayalıklarda buldular.

Rüzgar kollarını açarak bağırdı: “Burası tam bana göre! Alplerdeyiz! Fransa’nın güneydoğusundaki o meşhur dağlar. Bakın, şu en yüksek zirve Mont Blanc olmalı!”

Rüzgarın esintisiyle tekrar yer değiştirdiler. Bu sefer göz alabildiğine uzanan mor tarlaların ve üzüm bağlarının üzerindeydiler.

Gülyüz derin bir nefes aldı. “Burası cennet gibi kokuyor! Güney Fransa’dayız, Provence bölgesinde. Bu mor çiçekler lavanta. Fransızlar bunlardan parfüm ve kozmetik ürünleri yapıyorlar. Ayrıca bakın, her yer tarım arazisi. Buğday, üzüm, peynir… Halkın önemli geçim kaynaklarından biri tarım ve tabii ki turizm.”

Karaoğlan ise fabrikaların ve limanların olduğu bir bölgeyi işaret etti. “Sadece tarım değil Gülyüz,” dedi. “Bakın, uçak fabrikaları, otomobil tesisleri ve nükleer santraller var. Fransa sanayisi çok gelişmiş bir ülke.”

Ressam onlara son bir kez baktı. “Gördünüz mü?” dedi. “Bir ülkeyi anlamak için sadece okumak yetmez, hissetmek gerekir. Tarihiyle, doğasıyla, insanıyla…”

Tam o sırada gökyüzünde Fransız bayrağının renklerinde havai fişekler patladı. Bu, sürenin bittiğinin işaretiydi.

Sarıkız, Karaoğlan ve diğerleri el ele tutuştular.
“Au revoir (Görüşürüz) Fransa!” diye bağırdılar.

Bir “Puf!” sesiyle kendilerini yeniden kütüphanedeki masada buldular. Önlerinde o kalın, lacivert kitap duruyordu ama kapağı kapanmıştı.

Herkes bir süre sessizce birbirine baktı. Kimse konuşmuyordu ama hepsinin yüzü gülüyordu.
Demir’in elinde minik bir demir vida, Gülyüz’ün saçında bir dal lavanta, Nehir’in avucunda ise Sen Nehri’nden sıçramış bir damla suyun nemi vardı.

Sarıkız kalemi eline aldı ve boş kağıdın üzerine büyük harflerle yazdı:
“FRANSA: Tarihin, Sanatın ve Doğanın Buluştuğu Ülke.”

O gün yazdıkları ödev o kadar canlı ve güzeldi ki, öğretmenleri okurken odada lavanta kokusu aldığını yemin edebilirdi.

Gökten üç elma düştü; biri bu yedi kafadarın, biri masalı okuyanın, biri de dünyayı merak eden tüm çocukların başına…

Son İçerikler

İlgili İçerikler

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz