Sarıkız’ın Çanakkale Rüyası

Sarıkız, tarih kitaplarında okuduğu her satırda yüreği titreyen, Çanakkale’yi görme hayaliyle yaşayan meraklı bir kızdı. Öğretmenlerinin anlattığı o kahramanlık dolu hikâyeler, onun zihninde adeta birer film sahnesi gibi canlanırdı. “Her karış toprağı şehit kanıyla sulanmış” denilen bu kutsal yerleri kendi gözleriyle görmek, hissetmek istiyordu. Ertesi gün yapılacak okul gezisi için hazırlığını çoktan yapmıştı, ama heyecanı bir türlü dinmiyordu.

Gece olunca yine haritasının başına geçti. Çanakkale Boğazı’nı dikkatle inceledi; Gelibolu Yarımadası’nı, siperlerin olduğu bölgeleri, anıtları… Parmakları haritanın üzerinde dolaşırken hayal gücü onu çoktan başka diyarlara taşımıştı. Sonunda göz kapakları ağırlaştı ve Sarıkız haritanın başında tatlı bir uykuya daldı.

Bir anda odası titredi, gökyüzü bembeyaz bir ışıkla aydınlandı. Sarıkız, kendini bu ışığın içinde süzülürken buldu. Ne olduğunu anlayamadan ayakları yumuşak toprağa değdi. Etrafına bakınca büyük bir çadırın içinde, yaralı askerlerin inlemeleri ve koşuşturan sağlık görevlilerinin sesleriyle karşılaştı.

Yanı başındaki genç bir asker kısık bir sesle “Su… su…” diye fısıldadı. Sarıkız şaşkınlığını bir kenara bırakıp hemen bir tas su buldu ve askerin dudaklarına götürdü. Askerin gözlerindeki minnet, Sarıkız’ın kalbine bir sıcaklık bıraktı.

Tam o sırada beyaz başörtülü bir hemşire ona seslendi:

— Kızım! İlaçlarımız bitti. Yakındaki köyde kurulu çadır hastaneden yeni ilaçlar almamız gerek. Yardım edebilir misin?

Sarıkız hiç düşünmeden başını salladı.

— Elbette, getiririm!

Hemşirenin verdiği küçük çantayı sımsıkı tutarak yola çıktı. Patikadan koşar adım ilerlerken uzaklardan top sesleri duyuluyor, rüzgâr çadırların bezlerini titretip duruyordu. Köye ulaştığında görevliler ona hemen birkaç şişe ilaç ve sargı bezleri verdi. Sarıkız onları alıp hızla geri döndü. Hemşire minnetle gülümsedi:

— Allah senden razı olsun evladım. Bugün birçok askerin hayatını kurtardın.

Sarıkız tam teşekkür edecekken yine aynı parlak ışık etrafını sardı. Gözlerini açtığında bu kez kendini siperlerin arasında buldu. Çamurla kaplı dar yollar, yıkık tahtalar, yorgun ama kararlı askerler… Düşmanın ateşi bir süreliğine kesilmiş, ortalık garip bir sessizliğe bürünmüştü.

Askerlerden biri elindeki küçücük torbayı açtı:

— Evlatlar, elimizde kalan son ekmekler bunlar. Hepimize yetmez belki ama paylaşınca bereketlenir.

Askerler kuru ekmek parçalarını dağıtmaya hazırlanırken Sarıkız da hiç düşünmeden yardım etmeye koyuldu. Ekmeği alan her askerin yüzünde kısacık da olsa bir umut beliriyordu. İçlerinden biri Sarıkız’a dönüp “Sağ ol kızım… Allah seni korusun” dediğinde, küçük kızın yüreği gururla doldu.

Sonra yine ışıklar parladı. Sarıkız bu kez kendini Arıburnu’nda, Conkbayırı’nda, Anafartalar’da… Savaşın bütün cephelerinde buldu. Cepheler değişiyor, askerlerin yorgun ama asla vazgeçmeyen yüzleri onu her yerde karşılıyordu. Kimi zaman bir askerin yarasını sardı, kimi zaman bir komutana mesaj taşıdı, kimi zaman da yalnızca bir dua etti şehit olanların ruhuna.

Sonunda büyük bir gürültüyle gökyüzü sarsıldı. Ardından kulaklarında bir sevinç çığlığı yankılandı:

— Zafer! Zafer bizimdir!

Türk askeri, büyük fedakârlıklarla kazandığı o eşsiz zaferi kutluyordu. Sarıkız, gözleri dolu dolu etrafındaki askerleri izlerken bir anda uzaklardan tanıdık bir ses duydu:

— Sarıkız! Kızım! Uyan artık, geziye geç kalacaksın!

Bir anda gözlerini açtı. Yine odasındaydı. Elinde sımsıkı tuttuğu haritaya baktı. Sanki az önce yaşadıkları gerçekti; sanki askerlere gerçekten dokunmuş, onlarla aynı toprağa basmıştı.

Annesinin seslenişiyle yerinden fırlayıp hazırlanırken içinden şu sözleri fısıldadı:

— Bugün sadece bir geziye değil… tarihe gidiyorum.

Ve o gün, Sarıkız Çanakkale’nin kutsal topraklarını gezerken artık sadece bir öğrenci değil, o toprakların ruhunu içine işlemiş küçük bir kahramandı.

Son İçerikler

İlgili İçerikler

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz