Home Hikayeler Pırıl Pırıl Bir Kısa Devre

Pırıl Pırıl Bir Kısa Devre

0
5

Zümrüt ve Feride Ablaların Teknolojiyle İmtihanı. Teknoloji, ucu bucağı görünmeyen devasa bir okyanus gibidir. Eğer o dalgaların üzerinde kalmak istiyorsanız, yelkenlerinizi sürekli yenilemeli, rüzgarın hızına ayak uydurmalısınız. Geçenlerde yeni aldığım telefonun işletim sistemine alışmaya çalışırken, kendi acemiliğime gülmeye başladım. Tam o anda, zihnimin tozlu raflarından fırlayıp gelen, doksanlı yılların başında yaşanmış o efsanevi hikaye canlandı gözümde.

Doksanlı yılların başıydı… Milli Eğitim’in koridorlarında daktilo seslerinin yankılandığı, her belgenin karbon kağıtlarıyla çoğaltıldığı o emektar günler. Dairemizde, çalışkanlıkları kadar titizlikleriyle de nam salmış iki dünya tatlısı hanımefendi vardı: Zümrüt ve Feride ablalarım.

Bir gün müjdeli bir haber geldi; büyük bir banka teknolojisini yeniliyor ve eski bilgisayarlarını Milli Eğitim’e bağışlıyordu! Daktilo tuşlarına sertçe basmaktan yorulan parmaklar için bu haber, çölde bulunan bir vaha gibiydi. Derken o gün geldi; dev bir kamyon bahçeye yanaştı. İçinden masalar, sandalyeler ve o dönemin “uzay üssü” gibi görünen kasalı bilgisayarları indirildi.

Zümrüt ve Feride ablamların gözleri parlıyordu. Ama bir sorun vardı: Bankadan gelen bu emanetler, onların o meşhur “hijyen standartlarına” pek uygun değildi. “Bu bankacılar ne kadar pislermiş, sanki bilgisayarlar ahırdan gelmiş!” diye söylendi Zümrüt abla. Hemen kollar sıvandı, en yakın marketten temizlik malzemeleri stoklandı. Önlükler takıldı, eldivenler geçirildi; hummalı bir temizlik operasyonu başladı.

Masalar silindi, kasalar parlatıldı. Sıra o binlerce girintisi, çıkıntısı olan klavyelere geldiğinde, bezle silmenin yeterli olmayacağına karar verdiler. Zümrüt abla, Feride abla’ya tarihi talimatı verdi:
“Şu büyük kovaya su doldur, bolca da çamaşır suyu ekle. Önce bir güzel cifleyelim, sonra da bu mikroplar ölsün diye çamaşır suyuna yatıralım!”

Söylenen yapıldı. Klavyeler, sanki birer mutfak tabağıymışçasına lavaboda ciflendi, ardından çamaşır suyu dolu o kutsal kovaya yatırıldı. Birkaç saatlik “hijyen banyosundan” sonra durulanan klavyeler, güneşin altında pırıl pırıl parlıyordu. “İşte şimdi devletin kurumuna yakışır hale geldiler,” diyerek keyifle çaylarını yudumladılar. Gece boyunca kurumaya bırakılan klavyeler, ertesi sabah büyük bir gururla bilgisayarlara takıldı.

Sabahın ilk ışıklarıyla dairede bir tören havası vardı. Feride abla heyecanla uzandı ve bilgisayarın düğmesine bastı. İşte o an, teknoloji tarihine geçecek o ses duyuldu: “Çatır! Patır! Cızzz!”

Klavyelerden küçük kıvılcımlar çıkıyor, odadan yanık plastik kokuları yükseliyordu. Derken binanın sigortaları büyük bir gürültüyle attı. Karanlık çökmüş, teknoloji devrimi daha başlamadan bir temizlik faciasına kurban gitmişti. Gürültüye koşan müdür bey, dumanlar altındaki odaya girdiğinde manzarayı gördü. Feride abla, büyük bir safiyetle klavyeleri nasıl “hijyenik” hale getirdiklerini bir bir anlattı.

Müdür bey, bir klavyelere baktı bir de pırıl pırıl parlayan ablalarıma… Tek kelime etmedi. Sadece o “tertemiz” klavyeleri topladı ve öğleden sonra hiçbir şey söylemeden yenilerini getirdi. Bu olay, yıllarca sadece üçünün arasında kalan, her hatırlandığında kahkahalara sebep olan bir sır olarak kaldı.

Ben mi? Yıllar geçse de bazı şeyler hiç değişmiyor. Bu hikayeyi yıllar sonra, bir devlet bankasından gelen masaları çamaşır suyuyla silerken  Zümrüt ablaya yakalandığımda öğrendim. O gün bana kahkahalarla bu anısını anlatırken, teknolojinin hızına yetişmek için sürekli kendini yenilemek gerekiyor demişti. 

Zümrüt ve Feride ablalarım; klavyeleriniz belki yandı ama hikayeniz gönlümüzde pırıl pırıl kalmaya devam ediyor. Sevgilerimle…

No comments

Leave a reply

Please enter your comment!
Please enter your name here