Dünya ne kadar büyük görünürse görünsün, bazen bir selam tüm uzaklıkları eritmeye yeter. İnsan yüreğinin bir ucundan çıkan ince bir sevgi sözü, hiç tanımadığımız diyarlarda bir gülümseme olup çiçek açabilir. Sarıkız’ın hikâyesi tam da böyle bir yolculuğun hikâyesidir.
Afrika’nın uzak bir köşesinde görev yapan arkadaşıyla yaptığı sıradan bir görüntülü konuşma, aslında binlerce kalbe dokunacak sessiz bir köprünün ilk adımıydı. Ekranın bir yanında Sarıkız, diğer yanında ise arkadaşı ve çevresini saran meraklı, masum çocuklar… O çocukların gözlerindeki ışıltı; hiç tanımadıkları bir ülkede, hiç görmedikleri bir insanın varlığını bile merak eden saf bir sevincin ışığıydı. Küçük elleri ekrana doğru kalkmış, heyecanla el sallıyorlardı.
Sarıkız’ın ağzından dökülen tek cümle, belki de o anın heyecanıyla gelişiveren bir içtenlikti:
“Hepsini benim yerime öper misin? Çok tatlılar.”
Bu söz, o uzak diyarlara giden bir rüzgâr gibi çocukların kalbine dokundu. Ne büyük jestler, ne pahalı hediyeler, ne uzun cümleler… Bir tek sevgi sözcüğü. Bir yüreğin başka bir yüreğe dokunuşu…
Aylar geçti. Zaman uzaklıkları unutturan, anıları saklayan bir sığınak gibidir. Bir yaz günü, Sarıkız’ın kapısı çalındı. Kapı açıldığında yıllardır görmediği değil fakat özlediği bir yüz vardı: Afrika’daki görevin ardından yurda dönen arkadaşı.
Elinde bir paket tutuyordu. İçinde ne olduğundan çok, o paketin taşıdığı anlam merak uyandırıyordu. Paketi açtığında karşısına çıkan şey, bir tahta parçasının üzerine yakma tekniğiyle işlenmiş bir armağandı. Çocukların küçük elleriyle hazırladığı, içlerinde sakladıkları sevginin bir dışa vurumuydu.
Arkadaşı gülümseyerek anlattı:
“Senin gönderdiğin selam o kadar hoşlarına gitti ki… Senin ‘onları öper misin’ dediğini duyunca çok mutlu oldular. Bu hediyeyi özellikle senin için hazırladılar.”
Sarıkız, o an anladı ki bazen bir selamın, bir tebessümün, bir içten sözün değeri tahmin edilenden çok daha büyüktü. Binlerce kilometre uzağa gönderilen minicik bir sevgi, geri dönüşünde kocaman bir gönül armağanına dönüşmüştü.
Dünya küçüktü aslında; gönüller birbirine değdiğinde daha da küçülüyordu. Bir ekrandan uzanan el, bir kıtanın ötesinde bir kalbi ısıtabiliyordu. Sevgi, dil bilmez, sınır tanımaz, pasaport istemezdi. En zengin hazineydi; paylaştıkça çoğalan, çoğaldıkça yücelen…
Bir selamla açılan kapı, çocukların yüreğinde bir sevgi penceresi olmuştu. Ve belki de o çocuklar, büyüdüklerinde bir gün kendileri de birine selam gönderirken bu hikâyenin sıcaklığını hatırlayacaklardı.
Sarıkız, o tahta hediyeye baktığında sadece bir eşya görmüyordu. Orada uzak bir ülkenin güneşiyle yanmış küçük yüzler, saf bir sevgiyle parlayan gözler ve bir selamın gücü vardı.
İnsan bazen büyük değişimlerin küçük kelimelerle başladığını unutur. Ama hatırlamak için bazen tek bir hediye yeter.
Ve Sarıkız o gün bir kez daha anladı:
Sevgi, uzakları yakın eden tek dildir.
