Bir zamanlar, yaz güneşinin yeryüzüne altın ışıklar serptiği bir köyde, Sarıkız adında meraklı mı meraklı bir kız yaşarmış. Annesi ve abisi o gün at arabasına binip tarlaya gitmeye hazırlanırken Sarıkız da hevesle arabanın arkasına atlamış.
Normalde onu tarlaya götürmezlermiş; hem sıcak olurmuş hem de işler ağırmış. Ama Sarıkız’ın merakı öyle büyükmüş ki, bu kez ona kıyamamışlar. Sarıkız saçlarını at kuyruğu yapmış, tepesine de el içi kadar parlak gümüş bir toka takmış.
Güneş ise gökyüzünde öyle parlarmış ki, her şeyi ısıtıyor, ışıltılar saçıyormuş.
Tarlaya varır varmaz bir sıcaklık dalgası yüzlerine vurmuş. Sarıkız henüz birkaç adım atmıştı ki, bir anda burnundan kan sızmaya başlamış. Hem o korkmuş, hem de annesiyle abisi telaşlanmış. Abisi yanlarında getirdikleri soğuk suyu Sarıkız’ın başından dökünce gümüş toka dikkatlerini çekmiş. Meğer güneş tokayı ısıtmış, Sarıkız’ın başını fazlaca sıcaklatmış.
Tokayı hemen çıkarıp eve geri dönmeye karar vermişler.
Sarıkız’ın burnundaki kanama yolda durmuş ama yüzü biraz solmuş. Eve vardıklarında annesi ona soğuk ayran içirmiş ve yatağına yatırmış.
Sarıkız, “Acaba burnum neden kanadı? Vücudumun içinde neler oluyor?” diye düşünürken göz kapakları ağırlaşmış ve derin bir uykuya dalmış.
Rüyasında Sarıkız küçücük bir sineğe dönüşmüş! Vızır vızır uçarken birden kendi burnunun içine girmiş. Kanayan noktadan içeri süzüldüğünde, kırmızı bir nehrin içinde bulmuş kendini.
Bu nehir aslında kanın ta kendisiymiş.
Nehrin içinde minik kayıklar gibi akan kan hücreleri, tünel gibi kıvrılan damarlar ve her biri başka yerlere açılan yollar varmış. Sarıkız şaşkınlıkla etrafına bakınarak ilerlemiş.
Önce büyük bir kapıya varmış. Bu, kalbin kapısıymış. Kapılar ritimle açılıp kapanıyor, içeriden “güm! güm!” diye güçlü sesler geliyormuş. Kalbin içi, kocaman bir çalışma odası gibiymiş; kan her atışta başka bir yola yöneliyor, vücuda can taşınıyormuş.
Sonra damarların içine doğru yolculuğuna devam etmiş. Damar duvarlarının hafif hafif kasıldığını fark etmiş. Bu sayede kanın hiç durmadan ilerlediğini anlamış.
Karaciğerden geçerken küçük işçilerin temizleme çalışmaları yaptığını, böbreklerde suyu süzüp berraklaştıran parıltılı salonlar olduğunu görmüş. Akciğerlere geldiğinde ise hava kabarcıklarıyla dans eden pırıl pırıl kırmızı bir ormanla karşılaşmış.
Her yer bir makine gibi çalışıyor ama her parça birbirinden farklıymış.
Sarıkız büyülenmiş:
“Ne kadar muhteşem bir düzen bu… İnsan bedeni başlı başına bir mucize!” diye düşünmüş.
Sonunda kırmızı nehirdeki yolculuğu bitmiş ve yol yine burnundaki küçük çatlağa çıkmış. Sarıkız sinek hâlinden sıyrılıp bir ışıkla yeniden kendine dönüşmüş.
Gözlerini açtığında hâlâ yatağındaymış. Ama artık bambaşka bir şey biliyormuş:
Vücudu, içinde gizli bir dünya taşıyan harika bir diyarmış.
Her organın kendine göre bir görevi, her damarın gizli bir yolu varmış.
Ve bu düzen, insanın içindeki en büyük sırmış.
Sarıkız o gün yalnızca burnunun neden kanadığını değil, aynı zamanda kendi bedeninin ne kadar değerli bir mucize olduğunu öğrenmiş.
