Sarıkız o sabah güneşin ilk ışıklarıyla uyanmış, gözlerini ovuştura ovuştura okula gitmişti. Gün boyu derslerini dinlemiş, teneffüslerde arkadaşlarıyla koşturup oyunlar oynamıştı. Okul çıkışı eve geldiğinde kapıdan içeri girer girmez,
“Anne, çok acıktım!” diye seslenmişti.
Annesi hemen sofrayı hazırladı. Sarıkız sıcak çorbasını içip yemeğini bitirince karnı guruldamayı bıraktı. Masadan kalkarken,
“Bugünkü derslerimi tekrar edeceğim,” dedi.
Halıya uzanıp kitaplarını ve defterlerini açtı. Bir de çok sevdiği, köşeleri biraz kıvrılmış olan o meşhur haritasını… Dünyanın en yüksek dağlarını inceliyordu. Parmağı haritanın üzerinde dolaşıyordu:
Everest Tepesi… Ağrı Dağı… Nepal… Himalayalar…
Derken göz kapakları ağırlaşıp hafifçe kapandı.
Bir anda etrafı bembeyaz, pamuk gibi bulutlarla çevrildi. Ayaklarının altındaki zemin bile buluttanmış gibi yumuşacıktı. Uzaktan altın renkli bir tapınak ışıldıyordu. Sarıkız şaşkınlıkla etrafına bakınırken tapınağın kapısı yavaşça açıldı.
İçerden turuncu kıyafetli Budist rahipler çıktı. Her biri boynunda koca koca turuncu boncuklardan oluşan tespihler taşıyor, ağır adımlarla yürürken huzur dolu dualar okuyordu.
Rahiplerden biri Sarıkız’a gülümsedi.
“Hoş geldin küçük yolcu,” dedi. “Burası Pamuk Bulutların Tapınağı. Ancak gönlü merakla dolu olanlar burayı görebilir.”
Sarıkız şaşkınlıkla,
“Ben… sadece ders çalışıyordum,” dedi. “Nasıl geldim buraya?”
Rahip gülümsedi:
“Yeni şeyler öğrenmeye açık bir kalbin var. Merakın seni buraya getirdi.”
Sonra Sarıkız’ı tapınağın içine davet ettiler. İçeride duvarlarda Himalayalar’ın resimleri, dağların efsanelerini anlatan semboller ve küçük altın çanlar vardı. Çanlar rüzgâr estikçe tıngır mıngır sesler çıkarıyor, ortamı büyülü bir müziğe dönüştürüyordu.
Bir rahip Sarıkız’a küçük bir tespih uzattı.
“Bu, öğrenmenin yolunda ilerlediğini hatırlatsın,” dedi.
Pamuk Bulutların Tapınağında Geçen Aylar
Sarıkız elindeki turuncu boncuğa bakarken birden odasının duvarları yeniden titredi. Boncuk, avucunda giderek ısındı ve ışıldamaya başladı. Sarıkız şaşkınlıkla gözlerini kırpıştırdı. Bir kez daha bulutlar dönüp dolandı, odası sisler içinde kayboldu.
Gözlerini açtığında yine Pamuk Bulutların Tapınağı’nın bembeyaz yollarındaydı.
Tapınağın kapısı bu kez daha da görkemli duruyordu. Altın çanlar coşkuyla çalıyordu. Rahipler onu görünce hafifçe başlarını eğerek selam verdiler.
Tapınağın en yaşlı rahibi, bilge gözlü, sakalı kar taneleri gibi bembeyaz bir ihtiyar ona yaklaştı:
“Demek geri döndün küçük yolcu…
Bu kez öğrenmeye daha hazırsın.”
Sarıkız hiç düşünmeden,
“Evet! Burada kalıp daha fazlasını öğrenmek istiyorum!” dedi.
Bilge rahip gülümsedi.
“Öyleyse eğitimin başlasın.”
Sabah güneşin ilk ışıkları bulutları pembeye boyarken, tapınak avlusu canlanırdı. Rahipler sessizce yürüyerek toplanır, ayakları neredeyse yere değmeden hareket ederdi. Sarıkız da onların arasına katıldı.
İlk gün ellerini nasıl tutacağını, nefesini nasıl kontrol edeceğini öğrendi.
İkinci gün rüzgâr gibi esnemeyi…
Üçüncü gün gücü içinden çağırmayı…
Aylar geçtikçe vücudu güçlendi; dengesi, bir kuşun ince bir dala konması kadar hassas ama kararlı hale geldi. Rahipler ona Tai Chi, Kung Fu ve nefes teknikleri öğretiyordu.
Bir hareketi öğrenirken bulutların üzerinde uçuyormuş gibi hissederdi.
Sarıkız’ın hareketleri o kadar akışkan olmuştu ki rahipler onu hayranlıkla izlerdi.
Zamanla avludaki çiçeklerin açılış sesini bile duyabilecek kadar dikkatli, su damlasının buluta değdiği anı hissedebilecek kadar sakinleşmişti.
Rahiplerin yanında yaşam zorluydu ama huzurluydu.
Sabahlar meditasyonla, akşamlar çanların melodisiyle başlar ve biterdi.
Sarıkız:
- Her sabah gün doğmadan uyanmayı,
- Zihnini su gibi duru tutmayı,
- Sabırlı olmayı,
- Konuşurken kelimeleri dikkatle seçmeyi,
- Ve en önemlisi, kendine de tıpkı başkalarına gösterdiği gibi nezaketle davranmayı öğrendi.
Tapınağın ortasında küçük bir kütüphane vardı. Kitapların sayfaları dağ rüzgârının kokusunu taşıyor, bazen boncukların içinden yayılan sıcaklıkla hafifçe titriyordu. Sarıkız geceleri burada mum ışığında eski ustaların hikâyelerini okurdu.
Rahipler ona sadece dövüşmeyi değil, gücünü korumayı, onu doğru zamanda ve doğru yerde kullanmayı da öğrettiler.
“Gerçek güç, saldırmakta değil; gerektiğinde durmakta saklıdır,” derdi bilge rahip.
Aylar geçip gitti…
Bulutlar Sarıkız’ın adımlarını tanımış, tapınak onun kahkahalarını duyar olmuştu.
Fakat bir gece bilge rahip onu yanına çağırdı.
“Öğrenmen gerekenleri öğrendin küçük yolcu.
Artık ait olduğun yere dönme vakti geldi.
Bize güç kattın; şimdi bu gücü dünyana götürme sıran.”
Sarıkız’ın içi hem hüzünle hem gururla doldu.
Bulutlar onu son kez sarıp sarmalarken, tapınağın çanları vedâ ezgisi çaldı.
Gözleri kapandı…
Bir anda kendini yine evindeki halının üzerinde buldu. Bu kez yalnızca bir boncuk değil, turuncu tespihin tamamı elindeydi. Tespihin her boncuğunda tapınaktaki bir antrenmanın, bir kahkahanın, bir öğüdün sıcaklığı vardı.
Sarıkız derin bir nefes aldı.
Artık o sadece haritalara bakan bir öğrenci değil, bulutların üzerinde aylarca eğitim almış bir küçük savaşçı ve bilgelik yolcusu idi.
