Sarıkız, Karaoğlan ve Sihirli Kaydırak

Bir varmış, bir yokmuş… Okul zili neşeyle çalmış, ders bitmiş. Altın saçlı Sarıkız ile yağız delikanlı Karaoğlan, çantalarını sırtlanıp evin yolunu tutmuşlar. Ancak o gün güneş o kadar güzel parlıyor, gökyüzü o kadar maviymiş ki hemen eve girmek istememişler.

Yollarının üzerindeki o meşhur parka geldiklerinde durmuşlar. Bu park, diğerlerine hiç benzemezmiş. Ağaçları o kadar devasaymış ki, dalları bulutları gıdıklarmış. Rengarenk salıncaklar rüzgarla yarışır, tahteravelliler bir aşağı bir yukarı dans edermiş. Parkın ortasındaki süs havuzunda sular, gümüşten iplikler gibi fıskiyelerden fışkırır, serçeler ve kumrular neşeyle kanat çırparak bu sulardan içermiş.

Karaoğlan, “Şu kaydırağa bak Sarıkız, bugün sanki her zamankinden daha yüksek görünüyor,” demiş.
Sarıkız gülümsemiş, “Belki de bulutlara kadar uzanıyordur, hadi deneyelim!”

İkisi de koşa koşa merdivenleri tırmanmışlar. En tepeye geldiklerinde tüm şehir ayaklarının altındaymış gibi hissetmişler. Sarıkız önde, Karaoğlan arkada, “Bir, iki, üç!” deyip kendilerini bırakmışlar.

Rüzgar kulaklarında uğuldarken, birdenbire kaydırağın plastiği yok olmuş! Etraflarını önce turuncu, sonra yeşil, en sonunda da parlak bir altın ışık sarmış. Kaydırak uzadıkça uzamış, dönmüş, kıvrılmış…

Ve KÜT!

Yumuşacık, dev gibi bir yaprağın üzerine düşüvermişler.

Gözlerini açtıklarında, o bildikleri parktan eser yokmuş. Etraflarında gökyüzünü kapatacak kadar sık, “balta girmemiş” denilen türden dev ağaçlar varmış. Hava sıcak ve nemliymiş; toprak, yağmur ve egzotik çiçek kokuyormuş. Uzaklardan “Tam tam” davullarını andıran sesler ve bilmedikleri kuşların çığlıkları geliyormuş.

Karaoğlan şaşkınlıkla ayağa kalkmış. “Sarıkız, burası park değil! Burası Afrika belgesellerindeki ormanlara benziyor!”

Sarıkız, üzerindeki dev eğrelti otunu iterek etrafına bakmış. “Şu renklere bak Karaoğlan! Çiçekler lamba gibi parlıyor.”

Gerçekten de orman büyülüydü. Mor renkli maymunlar daldan dala atlıyor, kelebekler birer uçurtma büyüklüğünde süzülüyordu. Tam ne yapacaklarını düşünürken, çalıların arasından insan boyunda, tüyleri gökkuşağı gibi parlayan dev bir Papağan çıkagelmiş.

Papağan konuşmuş: “Ormanın Kalbi’ne hoş geldiniz küçük gezginler. Ben Renkli Kanat. Kaydırak Geçidi’nden gelen misafirlerimiz olduğunu rüzgar fısıldadı.”

Sarıkız ve Karaoğlan şaşkınlıktan donakalmışlar. Sarıkız cesaretini toplayıp, “Merhaba Renkli Kanat. Biz sadece eve dönmek istiyoruz. Kaydırağımız bizi buraya getirdi,” demiş.

Renkli Kanat kanadıyla ormanın derinliklerini işaret etmiş. “Geri dönmek için ‘Gürleyen Şelale’yi bulmalısınız. Ama dikkat edin, ormanda Yaramaz Sarmaşıklar yolu kapatmayı sever. Eğer doğanın şarkısını dinlerseniz, yolu bulursunuz.”

Böylece macera başlamış!

Sarıkız ve Karaoğlan, dev papağanın peşine takılmışlar. Yolda yürürken yerdeki kökler hareket edip ayaklarına dolanmaya çalışmış. Karaoğlan hemen, “Doğanın şarkısı…” diye mırıldanmış. Durup ormandaki ritmi dinlemiş. Ağaçkakanların “Tak tak” sesiyle, nehrin şırıltısı birleşiyormuş. Karaoğlan parmaklarını şıklatarak bu ritme uyunca, sarmaşıklar dans ederek yollarından çekilmiş.

Biraz sonra karşılarına masmavi, parlayan bir nehir çıkmış. Nehrin üzerinde köprü yokmuş ama suda yüzen dev nilüfer yaprakları varmış. Sarıkız, “Sıra bende!” demiş. Nilüferlerin üzerindeki kurbağaların vıraklamasına uyumlu bir şekilde, sek sek oynar gibi yapraktan yaprağa zıplamış. Karaoğlan da onu takip etmiş.

Nihayet, gök gürültüsü gibi ses çıkaran o dev şelaleye varmışlar. Ama bu şelalenin suları aşağı değil, yukarı doğru akıyormuş! Su damlaları, parktaki fıskiyeler gibi güneşe doğru yükseliyormuş.

Renkli Kanat, “İşte çıkışınız,” demiş. “Bu sular sizi başladığınız yere götürür.”

Karaoğlan ve Sarıkız, bu fantastik dünyaya son bir kez bakmışlar. Mor maymunlara, dev kelebeklere el sallamışlar. Sonra el ele tutuşup, yukarı doğru akan şelalenin içine, sanki bir kaydırağa tersten biner gibi atlamışlar.

Su onları ıslatmamış, aksine gıdıklamış! Bir ışık huzmesi içinde hızla yükselmişler, yükselmişler…

Ve HOP!

Kendilerini parktaki kaydırağın en alt ucunda, kumların üzerinde otururken bulmuşlar.

Her şey saniyeler içinde olmuş gibiymiş. Parktaki süs havuzunun şırıltısı hala devam ediyormuş. Kuşlar hala su içiyormuş.

Karaoğlan, “Rüya mıydı?” diye sormuş nefes nefese.
Sarıkız saçını düzeltirken eline bir şey gelmiş. Saçlarının arasına sıkışmış, gökkuşağı renklerinde, parıl parıl parlayan dev bir papağan tüyü!

Sarıkız tüyü havaya kaldırmış, güneş ışığında tüy pırıl pırıl yanmış. Birbirlerine bakıp kıkırdamışlar.

“Bunu kimseye anlatamayız,” demiş Karaoğlan.
“Olsun,” demiş Sarıkız göz kırparak, “Biz biliyoruz ya, o yeter.”

Çantalarını sırtlayıp, ceplerinde bir Afrika masalı, saçlarında orman kokusuyla evlerinin yolunu tutmuşlar.

Gökten üç elma düşmüş; biri Sarıkız’a, biri Karaoğlan’a, biri de parkta oynarken hayallere dalan tüm çocuklara…

Son İçerikler

İlgili İçerikler

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz