Kanatların Dansı ve Bal Özü Vadisi

Bahar, yeryüzüne serilmiş yeşil bir yorgan gibiydi; üzerindeki desenler ise binbir renkli çiçeklerden oluşuyordu. Güneş, gökyüzünün tavanından altın tozları serpiyor, Sarıkız’ın bukleli saçlarını parlatıyordu. Sarıkız, adı gibi ışıl ışıl, merakı ise bir okyanus kadar derindi. O gün içi içine sığmıyor, kırlarda rüzgârla yarışıyordu. Yanında ise sadık dostu, tüyleri pırıl pırıl parlayan köpeği Sihirli Pati vardı. Pati, havlayarak kelebekleri kovalıyor, ancak hiçbirini incitmeden sadece onlarla oyun oynuyordu.

Saatlerce koştular, zambakların üzerinden atladılar, papatyaların arasında saklambaç oynadılar. Nihayet yorgunluk, tatlı bir ağırlık gibi üzerlerine çöktü. Sarıkız, kadife gibi yumuşak çimenlerin üzerine kendini bıraktı. Sihirli Pati de hemen yanına kıvrıldı; ıslak burnunu Sarıkız’ın omzuna dayadı. Rüzgâr, ılık nefesiyle onların saçlarını okşarken, Sarıkız’ın kirpikleri yavaşça birbirine kavuştu. Dünya karardı, sesler uğultuya dönüştü ve sonra… Sonra her şey değişti.

Gözlerini açtığında dünya bildiği gibi değildi. Çimenler gökdelenler kadar yüksek, papatyalar ise devasa saray kubbeleri gibi tepesinde duruyordu. Hareket etmek istedi ama bacaklarını hissetmiyordu. Bunun yerine sırtında garip, hafif bir titreşim vardı. Başını –ya da artık her neyse onu– çevirip arkasına baktı. Nefesi kesildi! Sırtında, güneşin ateşiyle boyanmış gibi kırmızı ve sarı desenlerle bezeli, ipekten daha zarif iki devasa kanat duruyordu.

Sarıkız artık bir kız çocuğu değildi; o, baharın en nadide kelebeğiydi.

“Bu imkânsız!” diye geçirdi içinden ama sesi çıkmadı. Bunun yerine havaya melodik bir titreşim yayıldı. Tam o sırada yanından gelen vızıltılı bir sesle irkildi.

“Hey! Neden bu kadar büyüksün? Yoksa ben mi küçüldüm? Ve neden canım deli gibi çiçek tozu çekiyor?”

Sarıkız, yanındaki yaratığa baktı. Bu, tüyleri siyah-sarı çizgili, tombul ve şaşkın bir bal arısıydı. Ama gözleri… O sadık ve sevgi dolu bakışlar tanıdıktı.

“Sihirli Pati?” diye sordu Sarıkız, zihninden geçen düşünceleri kanatlarının titreşimiyle ileterek.

Arı, havada takla atarak vızıldadı. “Sarıkız! İnanmıyorum, uçabiliyorum! Hem de senin gibi! Bak, kanatlarım var ve popomda sivri bir şey taşıyorum ama onu kullanmasam iyi olur.”

İkili, şaşkınlıklarını attıktan sonra bu yeni dünyanın tadını çıkarmaya başladılar. Sarıkız kanatlarını çırptığında, sanki yerçekimi hiç var olmamış gibi havalandı. Kırmızı ve sarı kanatları, güneş ışığında parıldayan bir mücevher gibiydi. Sihirli Pati ise biraz daha sakar ama çok hızlı uçuyordu; zikzaklar çizerek Sarıkız’ın etrafında dönüyordu.

Birden, rüzgârın yönü değişti ve kulaklarına (ya da antenlerine) hüzünlü bir fısıltı geldi. Bu ses, ilerideki “Ulu Gelincik”ten geliyordu.

“Yardım edin… Renklerim soluyor…”

Sarıkız’ın maceracı ruhu hemen devreye girdi. “Duyuyor musun Pati? Ormanın kalbi bizi çağırıyor.”

Birlikte devasa otların arasından süzülerek Ulu Gelincik’e vardılar. Çiçeğin yaprakları griye dönmeye başlamıştı. Yaprağın üzerinde, suratsız ve gölge gibi duran “Gri Sis Örümceği” ağını örmüş, çiçeğin yaşam ışığını emiyordu.

Sihirli Pati, arı olmanın verdiği cesaretle öne atıldı. “Hey sen, gölge torbası! Arkadaşımı rahat bırak!” diye vızıldayarak örümceğin etrafında süper hızlı daireler çizmeye başladı. Örümceğin kafası karışmıştı; Pati o kadar hızlıydı ki, sadece sarı-siyah bir bulanıklık olarak görünüyordu.

Sarıkız ise kelebek formunun büyüsünü kullandı. Kanatlarını hızla çırparak üzerindeki kırmızı ve sarı tozları havaya saçtı. Bu tozlar sıradan polenler değildi; onlar “Umut Tozları”ydı. Kırmızı tozlar cesareti, sarı tozlar ise neşeyi temsil ediyordu. Tozlar örümceğin gri ağına değdiği anda ağlar altına, sonra da ışığa dönüştü. Gri Sis Örümceği, ışığa dayanamayıp gölgeler diyarına kaçmak zorunda kaldı.

Ulu Gelincik derin bir nefes aldı ve tekrar o canlı kırmızı rengine kavuştu. “Teşekkür ederim, Güneş Kanatlı Kız ve Cesur Vızıldak,” dedi çiçek. “Beni kurtardınız. Karşılığında size Nektar Şelalesi’nin yolunu açıyorum.”

Çiçeğin ortasından gökyüzüne doğru bir ışık hüzmesi yükseldi. Sarıkız ve Sihirli Pati, bu ışığın içinde dans ederek yükseldiler. O kadar yükseğe çıktılar ki, bulutlar pamuk şeker gibi yanlarında kaldı. Sarıkız, bu özgürlük hissinin hiç bitmemesini diledi. Pati ise havada yakaladığı tatlı polenleri atıştırmakla meşguldü.

Ancak güneş batmaya, gökyüzü kızıla boyanmaya başlamıştı. Efsaneye göre, güneş battığında büyü bozulurdu. Rüzgâr yeniden serinlemeye başladı. Sarıkız’ın kanatları ağırlaştı, Pati’nin vızıltısı yavaşladı. İkisi de birbirlerine bakarak gülümsediler (veya antenlerini tokuşturdular).

“Harika bir maceraydı dostum,” dedi Sarıkız.
“En güzel rüyadan bile güzeldi,” dedi Pati.

Göz kapakları yeniden ağırlaştı. Yavaşça süzülerek o tanıdık, yumuşak çimenlerin üzerine indiler.

Sarıkız gözlerini açtığında, güneşin son ışıkları yüzünü ısıtıyordu. Doğruldu, etrafına bakındı. Her şey normal boyutlarındaydı. Kırmızı ve sarı kanatları gitmiş, yerine elbisesi gelmişti. Yanında Sihirli Pati, uykulu gözlerle ona bakıyor ve kuyruğunu hafifçe sallıyordu.

“Sadece bir rüya mıydı?” diye fısıldadı Sarıkız.

Tam o sırada Sihirli Pati hapşırdı: “Hapşuu!”
Pati’nin siyah burnunun ucunda, daha önce orada olmayan, parıl parıl parlayan altın rengi ve kırmızı çiçek tozları vardı.

Sarıkız gülümsedi ve köpeğine sarıldı. “Belki de rüya değildi Pati,” dedi gökyüzüne bakarak. Uzaklarda, batan güneşe doğru uçan kırmızı-sarı bir kelebek ve onun etrafında dönen bir bal arısı, gözden kaybolana kadar dans etmeye devam etti.

Son İçerikler

İlgili İçerikler

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz