Home Makaleler Zamanın Çarkında Dostluklar

Zamanın Çarkında Dostluklar

0
33

Bugün bir an durup, “Acaba ilkokul,ortaokul yada lise sıra arkadaşım şimdi nerede?” diye düşündüğünüzde, cevaba ulaşmanız saniyelerinizi alıyor. İsim, soyisim ve belki bir şehir bilgisi… İnternette kısa bir sörf, sosyal medya platformlarında hızlı bir tarama ve işte karşınızda: Nerede yaşadığı, ne iş yaptığı, çocuklarının kaç yaşında olduğu ve son tatilinde ne yediği. Ancak bu “erişilebilirliğin” konforuna kapılıp geçmişi unutanlar için, 80’lerin ve 90’ların çocukları, arkadaşlıkların ne kadar meşakkatli yollardan geçtiğini acı tatlı bir tebessümle hatırlar.

O yıllarda bir arkadaşınızı kaybetmek, gerçekten kaybetmek anlamına gelirdi. Hele ki eğitim, tayin ya da göç sebebiyle şehirden ayrılmışsanız, geride bıraktıklarınızla aranıza giren mesafe, aşılması zor dağlar gibiydi. İletişim, bugünkü gibi bir hak değil, adeta bir lükstü. Şimdiki nesle anlatsanız masal gibi gelecek “sabit telefon” gerçeği vardı. Eğer şanslıysanız ve arkadaşınızın evinde telefon varsa belki sesini duyabilirdiniz. Ancak o telefonun ahizesini kaldırmak bile başlı başına bir serüvendi.

Büyükşehirlerde, özellikle İstanbul, Ankara gibi metropollerde eve telefon bağlatmak, piyangodan ikramiye beklemek gibi bir şeydi.

PTT’ye başvuru yaparsınız, sıraya girersiniz ve o sıranın size gelmesi 3 yılı, bazen 5 yılı bulurdu. Bir telefon hattı, evin demirbaşı, hatta statü sembolüydü. Eğer kiracıysanız durum daha da vahimdi; tam “Telefon sırası bana geldi” derken taşınmak zorunda kalır, o hayaliniz bir başka bahara, bir başka mahalleye ertelenirdi. Bu yüzden o yıllarda ayrılıklar keskin, hasretler ise derindi.

Zaman, teknolojinin hızına yetişmeye çalışarak aktı. 90’ların sonunda cep telefonlarıyla tanıştık; o “ulaşılamaz” duvarlar ilk çatlağını verdi. Ardından 2000’li yıllar ve internet çağı… Sosyal medyanın hayatımıza girmesiyle birlikte, çoğumuzun parmakları klavyeye ilk olarak o eski dostların, kayıp sınıf arkadaşlarının isimlerini yazdı. Yıllardır nerede olduğunu bilmediğimiz, sadece siyah beyaz okul fotoğraflarında kalan yüzler, birer birer ekranımıza düştü. Büyük bir heyecan dalgasıydı bu; herkes birbirini buluyor, sanal gruplar kuruluyor, yılların özlemi dijital satırlara dökülüyordu.

“Mutlaka görüşmeliyiz,” “Hadi bir kahvaltı yapalım,” nidalarıyla organizasyonlar yapıldı. Ve o beklenen gün geldi. Yıllar geçmiş, saçlara aklar düşmüş, yüzler değişmişti ama gözlerdeki o eski ışıltı, okul koridorlarındaki o samimiyet masada canlandı. Kahkahalar havada uçuştu, “Hiç değişmemişsin” yalanları sevgiyle söylendi, eski günler yad edildi. Sanki o aradaki onca yıl hiç yaşanmamış gibiydi.

Sonra ne mi oldu?

Kahvaltılar bitti, herkes evine, kendi gerçeğine döndü. O büyük kavuşma heyecanı, yerini hayatın o bitmek bilmez telaşına bıraktı. Herkesin bir hayat gailesi, ödemesi gereken faturaları, büyütmesi gereken çocukları, baş etmesi gereken dertleri vardı. Yıllarca hasretini çektiğimiz o sesler, teknolojinin soğukluğuna yenik düştü.

Eskiden ulaşmak için yıllarca beklediğimiz, sesini duymak için santral sıralarında beklediğimiz o kıymetli dostluklar; şimdi cebimizdeki ekranın bir köşesine sıkışıp kaldı. Görüşmeler; özel günlerde atılan toplu mesajlara, doğum günlerinde yazılan “Nice yıllara” temennilerine ya da sadece “Nasılsın?” deyip cevabını beklemediğimiz diyaloglara evrildi.

Bugün sınıf arkadaşlarımız artık kayıp değil, hepsi “çevrimiçi”. Ama ironik bir şekilde, birbirimize hiç olmadığımız kadar uzağız. Artık sadece iyi ya da kötü bir haber aldığımızda bildirim düşen, “Görüldü” ibaresiyle varlığını hissettiğimiz dijital profillerden ibaret kaldık. Onları bulmak kolay oldu belki ama, o eski zamanların “ulaşılamaz” samimiyetini bulmak, artık imkansızdan da öte.

No comments

Leave a reply

Please enter your comment!
Please enter your name here