Bir zamanlar, gökyüzünün en mavi, çimenlerin en yeşil olduğu bir kasabada, isimleri efsanelerden kopup gelmiş beş sıkı dost yaşarmış: Saçları güneş gibi parlayan Sarıkız, gözleri kömür karası ve cesur yürekli Karaoğlan, yanakları her daim pembe gülleri andıran Gülyüz, tatlı dilli ve neşeli Balkız, ve teni ay ışığı gibi beyaz, zekası keskin Akçaoğlan.
Bu beş arkadaş, o gün kasabanın en eski parkında buluşmuşlardı. Bu park sıradan bir yer değildi; asırlık çınar ağaçlarının gövdeleri o kadar genişti ki, beş arkadaş el ele tutuşsa bile etrafını saramazdı. Parkın ortasındaki gölet ise cam gibi parlaktı; üzerinde süzülen ördekler ve kazlar sanki birer kraliyet muhafızı gibi vakur yüzüyorlardı.
“Haydi saklambaç oynayalım!” dedi Balkız heyecanla zıplayarak.
Herkes kabul etti. Kurayı Sarıkız kaybetti ve ebe oldu.
Sarıkız, gövdesi yosun tutmuş o devasa “Ulu Çınar”a yaslandı, kollarını yüzüne kapadı ve saymaya başladı:
“Bir… İki… Üç…”
Diğerleri çil yavrusu gibi dağıldı. Karaoğlan çalılıkların en kuytusuna, Akçaoğlan bir heykelin arkasına, Gülyüz ve Balkız ise ağaçların arkasına süzüldü.
“Sekiz… Dokuz…”
Sarıkız derin bir nefes alıp “On! Önüm, arkam, sağım, solum sobe! Saklanmayan ebe!” diye bağırmak üzereydi ki, tam “On” dediği anda dünya değişti.
Gökyüzünden inen bir şimşek değil, yerden yükselen bir ışıktı bu. Önce mor, sonra turkuaz ve en sonunda göz kamaştırıcı bir altın sarısı ışık heryeri kapladı. Parktaki kuş sesleri kesildi, rüzgar durdu. Sarıkız korkuyla gözlerini kapattı.
Işık yavaşça sönüp gözlerini açtığında, yaslandığı ağacın artık odun değil, devasa bir zümrüt kristali olduğunu gördü.
“Neredeyim ben?” diye fısıldadı.
Park aynı parktı ama her şey boyut değiştirmişti. Çimenler menekşe rengindeydi ve üzerlerine basıldığında melodik sesler çıkarıyordu. Gölet artık su değil, akışkan bir gümüş sıvısıydı. Ve o sevimli ördekler ile kazlar… Onlar artık at kadar büyük, tüyleri zırh gibi parlayan, kanatlı mitolojik yaratıklara dönüşmüşlerdi!
“Sarıkız!” diye bir ses yankılandı.
Sarıkız arkasını döndüğünde arkadaşlarını gördü ama onlar da değişmişti.
Karaoğlan’ın elinde gölgelerden oluşmuş bir kalkan vardı. Gülyüz’ün saçlarında canlı çiçekler açmış, doğayla bir olmuştu. Akçaoğlan’ın etrafında süzülen parşömenler ve harfler dönüyordu. Balkız ise elinde parlayan bir asayla, etrafına altın tozları saçıyordu.
“Bu da ne?” dedi Karaoğlan, devasa kalkanına şaşkınlıkla bakarak.
Tam o sırada gümüş göletten devasa, tacı olan bir Kuğu yükseldi ve insan sesiyle konuştu:
“Hoş geldiniz, Elementlerin Çocukları. Siz ‘On’a kadar saydığınızda, bin yıldır kapalı olan Boyut Kapısı’nı açtınız. Oyun başladı ama kurallar değişti.”
“Ne kuralı?” diye sordu Akçaoğlan, havada süzülen harfleri okumaya çalışarak.
Kuğu Kraliçe kanatlarını çırptı: “Siz saklambaç oynamak istediniz. Ama burada ebe, ‘Gölge Baronu’dur. Güneş batmadan önce Parkın Kalbi’ni bulup ‘sobe’ demezseniz, sonsuza kadar kristal heykellere dönüşürsünüz.”
Güneşin yerinde duran devasa mor küre hızla alçalıyordu. Vakitleri azdı.
“Ben ebeydim, şimdi lider benim!” dedi Sarıkız cesaretle, içindeki korkuyu bastırarak. “Akçaoğlan, haritaları oku! Karaoğlan, bizi koru! Gülyüz, ağaçlarla konuş bize yolu göstersinler. Balkız, yaralanırsak bizi iyileştir!”
Macera başlamıştı. Devasa kristal ağaçların arasında koşmaya başladılar. Karşılarına çıkan ilk engel, yolları kapatan dikenli, hareket eden sarmaşıklardı.
Karaoğlan öne atıldı, gölge kalkanıyla sarmaşıkları savuşturdu. “Geçiş yok!” diye bağıran sarmaşıklara, Gülyüz nazikçe dokundu ve onlara eski bir ninni mırıldandı. Vahşi sarmaşıklar uysallaşıp onlara yol açtı.
Biraz ilerlediklerinde, gümüş göletin diğer yakasına geçmeleri gerektiğini gördüler ama köprü yıkılmıştı.
Balkız asasını salladı, havaya saçılan altın tozları birleşerek ışıktan bir köprü oluşturdu. Tam geçerlerken, göletten fırlayan devasa kurbağa benzeri canavarlar saldırdı. Sarıkız, ellerini havaya kaldırdı ve avuçlarından çıkan göz kamaştırıcı ışık huzmeleriyle canavarları kör edip arkadaşlarını kurtardı.
Sonunda parkın en tepesindeki tepeye ulaştılar. Orada, havada asılı duran devasa, prizma şeklinde bir taş vardı: Parkın Kalbi.
Ancak taşın önünde, pelerinine karanlık sinmiş, yüzü görünmeyen “Gölge Baronu” duruyordu.
“Oyun bitti çocuklar,” dedi Baron, sesi gürleyerek. “Beni geçemezsiniz.”
Akçaoğlan ileri çıktı. “Biz seni geçmeyeceğiz,” dedi gülümseyerek. “Biz oyunu kuralına göre oynuyoruz. Saklambaçta amaç kaçmak değil, ebeye yakalanmadan hedefe dokunmaktır.”
Karaoğlan ve Sarıkız, Baron’un dikkatini dağıtmak için sağdan ve soldan ışık ve gölge oyunları yaparak saldırdılar. Baron şaşkınlıkla onlara dönünce, Gülyüz ve Balkız, küçük bedenleriyle Baron’un pelerininin altından sıyrıldılar.
Akçaoğlan, “Şimdi Sarıkız!” diye bağırdı.
Sarıkız, tüm gücünü bacaklarına toplayıp bir ışık oku gibi fırladı. Baron onu yakalamak için hamle yaptı ama Sarıkız ondan daha hızlıydı. Elini havada asılı duran prizmaya vurdu.
Tüm vadi yankılandı: “SOBEEEEE!”
Prizmadan yayılan beyaz ışık, mor güneşi, kristal ağaçları, gölge baronunu ve devasa kuşları yuttu. Her şey bembeyaz oldu.
“Sarıkız? Sarıkız iyi misin?”
Sarıkız gözlerini açtı. Ulu Çınar’a yaslanmış duruyordu. Nefes nefeseydi. Karşısında Karaoğlan, Gülyüz, Balkız ve Akçaoğlan endişeyle ona bakıyordu.
“Ne oldu?” dedi Sarıkız. “Kristaller… Kuğu Kraliçe… Neredeler?”
“Sanırım sayarken uyuyakaldın,” dedi Balkız kıkırdayarak. “On’a kadar saydın ve sonra sessizleştin.”
Sarıkız etrafına baktı. Ağaçlar normaldi. Gölet normaldi. Ördekler ekmek kırıntısı peşinde koşturuyordu. Her şey bir rüya mıydı?
Ayağa kalkarken cebinde bir ağırlık hissetti. Elini cebine attı ve avucunu açtı. Avucunun içinde, parıl parıl parlayan, zümrüt rengi, kristalden yapılmış küçük bir kuş tüyü duruyordu.
Sarıkız gülümsedi ve arkadaşlarına göz kırptı.
“Hadi,” dedi. “Bu sefer ebe Karaoğlan olsun. Ama dikkat et, çok yüksek sesle sayma. Kimin duyacağını asla bilemezsin.”
Ve beş arkadaş, göletin kenarındaki o büyülü parkta, batan güneşin altında oynamaya devam ettiler. Ama hepsi, o günden sonra parkın sadece bir park olmadığını, bir maceranın kapısı olduğunu biliyordu.
