Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, dağların ardında, bulutların üzerinde saklı bir diyar varmış. Bizim o meşhur altı kafadar; saçları başak sarısı Sarıkız, dili baldan tatlı Balkız, yanakları gül bahçesi Gülyüz, yağız delikanlı Karaoğlan, duruşu su gibi berrak Akçaoğlan ve yüzü hep gülen Gülenay, yola revan olmuşlar. Hedefleri, dağların bağrında saklanan, adını gümüşten alan kadim şehir Gümüşhane’ymiş. Türkiye’nin en uzun tüneli, karanlık bir ejderha ağzı gibi duran Yeni Zigana Tüneli’nin kapısına geldiklerinde, yürekleri bilinmezin heyecanıyla küt küt atmış.
Araba o devasa tünelin serin karanlığına daldığı an, zaman ve mekân bir sis gibi dağılmış, sihirli bir olay gerçekleşmiş. Tünelin soğuk beton tavanı, birdenbire milyonlarca yıldızın parladığı bir gökyüzüne, gri duvarları ise canlı, nefes alan bir tarih kitabına dönüşmüş. Sanki bir tünelde değil, zamanın içinde süzülen bir rüyadaymışlar. Derinden gelen mistik ve bilge bir ses, “Gümüşhane’nin sırlarına, dağların hafızasına hoş geldiniz,” diye fısıldamış.
Tünelin sol duvarında önce tozlu yollar, sonra zırhları güneşte parlayan askerler ve göğe uzanan görkemli surlar belirmiş. Burası Kelkit’in bağrındaki Satala Antik Kenti imiş. Karaoğlan, askerlerin heybetini görünce gözlerini alamamış, “Kim bu tarih yazanlar?” diye sormuş hayretle. Mistik ses, tarihin derinliklerinden yankılanmış: “Burası, Roma İmparatorluğu’nun doğudaki kalkanı, en büyük kalesiydi. 15. Lejyon Apollinaris, yani Roma’nın kartalları yüzyıllarca burada nöbet tuttu. Fırat Nehri’ni koruyan sınır taşı burasıydı. O eşsiz Bronz Afrodit büstü bu topraklardan doğdu. Burası toprağın altındaki askeri hafızadır.” Kafadarlar, geçmişin bu vakur duruşunu, su kemerlerini ve tiyatroyu nefeslerini tutarak izlemişler.
Derken görüntü yavaşça erimiş ve yerini bir dağın yamacına şefkatle kurulmuş, masal gibi bir şehre bırakmış. Burası Süleymaniye, yani eski Gümüşhane imiş. Taş konaklar, hamamlar bir dantel gibi işlenmiş yamaca. Minareler ve çan kuleleri, gökyüzüne aynı duayı eder gibi yan yana, omuz omuza duruyormuş. Gülenay, gördüğü bu tablo karşısında içi ısınarak, “Burası ne kadar huzurlu, taşlar bile barış içinde,” demiş gülümseyerek. Ses, yumuşacık bir tonla cevap vermiş: “Burası şehrin eski kalbidir, hoşgörünün taşa kazınmış halidir.”
Yolculuk devam ederken tünel biraz daha kararmış, hüzünlü bir rüzgâr esmiş ve sislerin arasından gri, mağrur ama yalnız taş evler belirmiş. Sarıkız, gördüğü bu melankolik güzellik karşısında, “Burası bir hayal ülkesi mi?” diye sormuş fısıldayarak. Ses, bir ağıt gibi uğuldamış: “Burası Dumanlı Köyü’nün sisli zirvelerindeki Santa Harabeleri’dir. 17. yüzyılda madencilerin kurduğu, gökyüzüne komşu yedi mahalledir burası. Rum taş işçiliğinin en nadide örnekleri, o tek katlı taş evler ve çeşmeler, ustaları gitse de hâlâ ayaktadır. Madenler kapanıp mübadele olunca derin bir sessizliğe bürünmüştür ama taşları hâlâ o eski ustaların şarkılarını söyler rüzgâra karşı.”
Gözlerindeki buğu henüz dağılmadan, başlarını yukarı kaldırdıklarında sarp bir kayalığın tepesine, ulaşılmaz bir kartal yuvası gibi tünemiş bir kale görmüşler. Ses bu kez gürlemiş: “İşte Kov Kalesi! 1300’lü yıllarda, Doğu Karadeniz’i İç Anadolu’ya bağlayan o zorlu ticaret yolunu korumak için, bulutların hizasına yapılmıştır. Selçukluların da sancak dalgalandırdığı bu kale, geçit vermez dağların ebedi bekçisidir.”
Tam o sırada, yerin altına iniyormuş gibi bir hisse kapılmışlar. Etraf bir anda rengarenk, ışıltılı, elmas gibi parlayan sütunlarla dolmuş. Balkız, gördüğü bu büyü karşısında ellerini çırparak, “Burası bir peri sarayı olmalı!” demiş. Ses onaylamış onu: “Burası Gümüşhane’nin yer altı sarayı, Karaca Mağarası’dır. O damlataş sütunları, org desenli duvarlar, bayrak şeklindeki narin sarkıtlar bir günde değil, milyonlarca yılda, suyun sabrıyla, damla damla oluşmuştur. Buradaki hava o kadar temiz ve şifalıdır ki, nefes darlığı çekenlere hayat verir. Doğanın en büyük, en sabırlı sanat atölyesidir burası.” Arkadaşlar, bir su damlasının kayayı nasıl nakış nakış işlediğini görüp büyülenmişler.
Ve son olarak, tünelin içini serin, ferahlatıcı bir su sesi kaplamış. Dağın bağrından köpük köpük sular fışkırıyormuş. Ses, son masalını anlatmış: “Burası Tomara Şelalesi, meşhur Kırk Gözeler. Efsane odur ki; sürüsünü otlatan bir çoban, öğle sıcağında susuz kalınca çaresizlikle kavalını ve değneğini toprağa vurmuş. Vurduğu kırk ayrı yerden, kırk pınar fışkırmış. İşte Tomara, dağın sinesinden, çobanın duasından fışkıran o bereketli sudur.” Suyun sesi ve görüntüsü, bizim kafadarların ruhunu yıkamış, yorgunluklarını alıp götürmüş.
Tünelin sonuna geldiklerinde, bembeyaz bir ışık gözlerini kamaştırmış. Gözlerini açtıklarında rüya bitmiş ama gerçeğin ta kendisi başlamış; artık Gümüşhane il sınırlarının derinliklerindeymişler. Altı kafadar; Sarıkız, Balkız, Gülyüz, Karaoğlan, Akçaoğlan ve Gülenay, tünelde öğrendikleri bu kadim bilgilerle, sadece bir şehri gezmeye değil, Gümüşhane’nin taşını toprağını, tarihini ve ruhunu kucaklamaya hazırmış artık.
Onlar ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine… Gökten üç elma düşmüş; biri Gümüşhane’nin tarihini bağrında saklayan dağlara, biri bu masalı kalbiyle okuyanlara, biri de doğayı, tarihi ve efsaneleri seven güzel yürekli tüm gezginlere.
