Home Makaleler Tozlu Evrak Çantası

Tozlu Evrak Çantası

0
28

Evrak çantası, deriden ya da kumaştan yapılmış basit bir eşya değildir aslında; o, geçmişe açılan sessiz bir kapı, zamanın donup kaldığı bir mahzendir. Oraya bir kez konulacak kadar “değerli” görülen her kağıt, orada bir tohum gibi uykuya yatar ve yıllarca saklanır. Bazen bu saklanış, bir insan ömrünü bile aşar. Eşya sabırlıdır, insan ise aceleci ve fanidir.

Geçenlerde, yılların yorgunluğunu taşıyan evrak çantamı düzenlerken, parmaklarım sararmış bir kağıt parçasına dokundu. Eskileri ayıklayıp ferahlamak isterken, birden zamanın o ağır perdesi aralandı. Elime aldığım, 1997 yılından kalma bir posta makbuzuydu. Yıllar önce kayınbabama gönderdiğim bir paranın küçük, solgun belgesi.

Bir an duraksadım. Kayınbabam, o güzel insan, uzun yıllar önce rahmetli olmuş, bu dünyadan göçüp gitmişti. Ama işte; o günün telaşıyla alınan o basit kağıt parçası, sanki dün basılmış gibi karşımda duruyordu. Sahibinden daha uzun yaşayan bir kağıt parçası… Ne garip bir tezat, değil mi?

Sonra başımı kaldırıp evin içine, mutfağa doğru baktım. Tıpkı otuz yıl önce alınan o yemek takımları, hiç eskimeyen çelik tencereler gibi. Biz yaşlanıyoruz, saçlarımıza aklar düşüyor, dizlerimizin dermanı kesiliyor ama o “misafirlik” diye sakladığımız porselenler hala ilk günkü gibi parlıyor.

İşte o an, insanın içini burkan o gerçeği fark ettim: Değersiz bir eşya parçası bile yüzyıllara meydan okurken, en değerli varlık olan “insan ömrü” bir su gibi akıp gidiyor.

Hayat, aslında o vitrinlerde sakladığımız porselen tabaklar kadar narin. Bir porselen tabak elinizden kayıp düştüğünde nasıl tuzla buz olursa, nasıl geri getirilemezse; insan ömrü de aynen öyle. Bir anlık bir düşüş, beklenmedik bir veda… Kırıldıktan sonra yapıştırmaya çalışsanız da izi kalıyor, bazen de tamamen yok oluyor.

O halde, bu kırılganlığı bile bile neden “saklıyoruz” kendimizi?

O sararmış makbuz bana sessizce şunu fısıldadı: “Yaşıyorken boş durma!”

Bu bedeni, bu ruhu, bu ömrü “çeyizlik eşya” gibi sandıklarda çürütme. Kullan onu. Yıpranmaktan korkma. Hayatın tadını, henüz damağında tat alma duyusu varken çıkar.

Çalış, üret, ter dök; çünkü emeğin kutsallığı insanı diri tutar.
Gez, gör, keşfet; çünkü dünya bir kitap ve okumayan sadece bir sayfasını bilir.
Ye, iç, en sevdiğin yemeğin tadına var; yarına çıkacağının garantisi yok.
Oku, zihnini besle; çünkü toprak olduğunda bedenin çürüyecek ama fikirlerin belki de o makbuz gibi kalacak.
Ve en önemlisi; sevdiklerinle zaman geçir. Onlara sarılmayı erteleme.

Lütfen, o dolaplarda “özel günler” için sakladığınız tabakları çıkarın bugün. O en güzel kıyafetinizi giyin. Çünkü nefes aldığınız her gün, aslında en “özel” gündür. Eşya sana değil, sen eşyana hükmet. Onlar senin ömründen daha uzun yaşayacaksa, bari sen onlardan daha “dolu” ve daha “canlı” yaşa.

Porselenler kırılabilir, kağıtlar sararabilir; ama yaşanmış dolu dolu bir hayatın hatırası, hiçbir zaman silinmez.


No comments

Leave a reply

Please enter your comment!
Please enter your name here