Miniatürk’ten Uçan Halıya


Güneşin ilk ışıkları şehri aydınlatırken Sarıkız, Balkız ve Arya çoktan yola koyulmuştu. Sabahın serinliğinde, sırtlarında spor çantalarıyla pilates salonunun yolunu tuttular. Güne zinde başlamak, bedenlerini esnetmek ve ruhlarını tazelemek istiyorlardı. Yaklaşık bir saat süren derste, derin nefesler alıp vererek kaslarını güçlendirdiler, tüm haftanın yorgunluğunu matlarının üzerinde bıraktılar. Spordan çıktıklarında yüzlerine vuran taze havayla birlikte karınlarının acıktığını hissettiler ama akıllarında başka bir plan vardı. Hızlıca bir şeyler atıştırdıktan sonra istikametleri Haliç kıyısındaki o büyülü bahçe, Miniatürk oldu.

İçeri girdiklerinde kendilerini bir devler ülkesine düşmüş gibi hissettiler. Türkiye’nin ve Osmanlı coğrafyasının dört bir yanından gelen tarihi eserlerin, o muazzam yapıların küçültülmüş halleri ayaklarının altına serilmişti. Arya, Nemrut Dağı’nın heykellerine hayranlıkla bakarken, Sarıkız Boğaziçi Köprüsü’nün minyatürünün üzerinden geçiyormuş gibi hayal kuruyordu. Balkız ise Safranbolu Evleri’nin o kendine has mimarisini inceliyordu. Burası, uzak şehirlere gitmeye vakti ya da imkanı olmayanlar için eşsiz bir hazineydi. Anıtkabir’den Sümela Manastırı’na, Selimiye Camii’nden Aspendos’a kadar her detayı tek tek incelediler. Önlerindeki bilgilendirme levhalarını okuyup, bu eserlerin yüzyıllar önce nasıl inşa edildiğini konuştular. Tarihin tozlu sayfalarında bir yolculuk yapmış kadar oldular ama günün sonunda bedenleri bu tatlı yorgunluğa yenik düşmeye başladı.

Hava kararmaya yüz tutarken eve dönüş için otobüs durağına yürüdüler. Otobüs geldiğinde şanslarına yan yana üç boş koltuk bulup hemen oturdular. Tekerleklerin asfalt üzerindeki o ritmik sesi ve motorun ninniyi andıran uğultusu, pilatesin verdiği gevşeme ve tüm gün süren gezi yorgunluğuyla birleşince göz kapakları ağırlaştı. Üç arkadaş, başlarını birbirlerinin omzuna yaslayarak derin bir uykuya daldılar. Uykularında zaman ve mekan kavramı bir anda silikleşti ve otobüs koltukları yerini uçan bir halıya bıraktı.

Rüyalarında artık minyatürlerin arasında değillerdi; o eserlerin bizzat gerçeğine, hem de ilk yapıldıkları o görkemli tarihlere gitmişlerdi. İlk durakları Efes Antik Kenti oldu. Mermer caddelerde yürürken, Celsus Kütüphanesi’nin henüz yeni tamamlanmış o pırıl pırıl halini gördüler. Romalı bilginler, ellerinde parşömenlerle basamaklardan iniyor, etrafta beyaz togalı insanlar felsefe tartışıyordu. Arya, sütunların ihtişamına dokunmak istediğinde elinin mermerin soğukluğunu hissettiğini sandı.

Derken bir rüzgar onları aldı ve Trabzon’un sarp kayalıklarına, Sümela Manastırı’na götürdü. Manastırın rahipleri, o dik yamaçtaki taşları oyarak yaptıkları freskleri henüz boyuyorlardı. Aşağıdaki vadiden yükselen sislerin arasında, yapının o ulaşılmaz ve gizemli havasını soludular. Balkız, manastırın avlusundan aşağıya bakarken bulutların üzerinde olduğunu hissetti.

Hemen ardından kendilerini güneşin doğduğu yerde, Nemrut Dağı’nın zirvesinde buldular. Kommagene Kralı I. Antiochos, o devasa heykelleri yeni diktirmişti. Heykellerin yüzleri henüz zamanın ve doğanın etkisiyle aşınmamış, pürüzsüz ve heybetliydi. Doğunun ve Batının tanrılarını selamlayan bu taş devlerin gölgesinde, güneşin doğuşunu kralla birlikte izlediler. Sarıkız, bu anın büyüsüyle nefesini tuttu.

Rüyaları bitmek bilmiyordu; Kapadokya’da yanardağların henüz soğuduğu zamanlarda, ilk Hristiyanların kayaları oyarak kendilerine sığınaklar ve kiliseler yaptıklarına şahit oldular. Peribacalarının arasında dolaşan atların nal sesleri kulaklarında yankılandı. Son olarak İstanbul’a, Ayasofya’nın kubbesinin kapatıldığı o ilk güne ışınlandılar. İmparator Jüstinyen’in yapının ortasında durup o devasa kubbeye bakışını ve içeride yankılanan ilahileri duydular. Tarih artık bir maket değil, yaşayan, nefes alan bir gerçeklikti. Tam Galata Kulesi’nden Hezarfen Çelebi ile birlikte kanatlanıp Üsküdar’a doğru süzüleceklerdi ki, gökyüzünden gelen gür bir sesle irkildiler.

Bu ses tarihin derinliklerinden değil, günümüz dünyasından geliyordu. Otobüsün tıslayan kapıları açıldı ve şoförün o kalın sesi rüyalarındaki büyüyü bozdu: “Son durak, uyanın gençler!”

Sarıkız, Balkız ve Arya yerlerinden sıçrayarak uyandılar. Gözlerini ovuşturup birbirlerine baktıklarında, hepsinin yüzünde aynı şaşkın ifade vardı. Otobüsün loş ışığında, az önce gördükleri o muazzam tarih yolculuğunun etkisiyle bir süre konuşamadılar. İndiklerinde, arkalarında bıraktıkları Miniatürk’teki maketlerin aslında ne kadar büyük hikayeler barındırdığını artık çok daha iyi biliyorlardı. Sadece bir gün değil, sanki binlerce yıl yaşamış gibi hissederek evlerinin yolunu tuttular.

Son İçerikler

İlgili İçerikler

Leave a reply

Lütfen yorumunuzu giriniz!
Lütfen isminizi buraya giriniz