Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde; Türkmen’in çadırı gök, döşeği yer iken… Karakum Çölü’nde güneş doğduğunda kumlar parlamaz, asıl parlayan Sarıkız olurmuş.
Sarıkız, bir at değilmiş sadece. Derisi sanki güneşten, erimiş altından dökülmüş, tüyleri sabah rüzgarıyla taranmış bir Ahal Teke kısrağıymış. O yürüdüğünde toprak incinmesin diye ses çıkarmaz, koştuğunda ise rüzgar ona yetişmek için yalvarırmış. Sahibi küçük Batır, onun boynuna sarıldığında kalp atışlarını değil, atalarının nal seslerini duyarmış. Türkmen için at, kanadıdır; Batır’ın kanadı da Sarıkız’mış.
Gel zaman git zaman, Kuzey’den kara bulutlar inmiş bozkırın üstüne. Bu bulutlar yağmur değil, keder getirmiş. “Demir Adamlar” gelmiş şehirlere. Gözlerinde merhamet, dillerinde dua yokmuş. Demişler ki: “Eskinin modası geçti. Artık can taşıyan atlar değil, duman kusan demir makineler (traktörler) sürecek tarlaları.”
Emir büyük yerden, kalp bilmez bir “Çelik Bıyıklı”dan (Stalin) gelmiş: “Bu atlar yüktür. Hepsini toplayın! Etleri aş olacak, kemikleri toprağa karışacak.”
Askerler köylere dalmış. O asil, o “cennet atları”nı zorla ahırlarından söküp almışlar. Kimi ağlamış, kimi direnmiş ama demir, etten sertmiş. Sıra Batır’ın köyüne geldiğinde, çocuk Sarıkız’ın kehribar gözlerine bakmış. O gözlerde korku değil, derin bir hüzün görmüş. Sarıkız anlamış. O narin boynuna yağlı urganların geçeceğini, o rüzgarı delen bacaklarının mezbahada kırılacağını hissetmiş.
Batır, “Seni vermem!” demiş, “Seni sucuk yapmalarına, seni o soğuk vagonlara tıkmalarına izin vermem!”
Gece yarısı, ay bile bulutun ardına saklandığında, Batır Sarıkız’a atlamış. Hedefleri dağlarmış, sınırın ötesiymiş. Kaçış başlamış.
Ancak Demir Adamların gözleri keskin, araçları hızlıymış. Motor gürültüleri çölün sessizliğini yırtmış. Sarıkız koşuyormuş ama bu sefer rüzgarla yarışmıyor, canı için, Batır için, soykırıma uğrayan kardeşleri için koşuyormuş. Ahal Teke’nin o ince derisinin altındaki damarlar çatlayacak gibi şişmiş. Terleri altına dönüşüp kumlara damlıyormuş.
Saatlerce sürmüş kovalamaca. Tam sınıra, kurtuluşa yaklaştıklarında, önlerine derin bir uçurum, arkalarına ise Demir Adamların soğuk namluları çıkmış. Sıkışmışlar.
Komutan bağırmış: “Teslim et atı! Makinenin dişlisi durmaz!”
Batır ağlayarak Sarıkız’ın yelesini öpmüş. “Affet beni kızım,” demiş. “Seni kurtaramadım.”
Sarıkız, sahibinin gözyaşını hissetmiş. Başını dikmiş, o “Çelik Bıyıklı”nın askerlerine son kez bakmış. Öyle bir bakmış ki, ellerindeki tüfekler utançtan ağırlaşmış. Ahal Teke, esareti kabul etmezmiş. O, sultanların, şahların değil; rüzgarın kızıymış.
Ve Sarıkız, Demir Adamların eline geçip değersiz bir et yığınına dönüşmektense, sonsuzluğa koşmayı seçmiş.
Arka ayaklarının üzerinde şahlanmış, güneşin doğduğu yere, uçuruma doğru kendini bırakmış. Batır son anda yere düşmüş ama Sarıkız, havada süzülürken bedeni bir ışık huzmesine dönüşmüş. Derler ki, o an yere çakılmamış; bedeni milyonlarca altın tozuna ayrılıp rüzgara karışmış.
Askerler aşağı baktıklarında ne bir at ölüsü görmüşler ne de kan. Sadece uçurumdan yukarı doğru yükselen altın rengi bir toz bulutu varmış.
O günden sonra Türkmenler der ki:
Karakum Çölü’nde gün batarken görülen o kızıl-altın parıltı, güneşin değil, Sarıkız’ın ve o dönemde yok edilen binlerce Ahal Teke’nin ruhudur. Onlar ölmedi, sadece Demir Adamların kirli elleri değmesin diye gökyüzüne, yıldızların yanına, “Altın Atlar Ülkesi”ne göçtüler.
Ve hala rüzgarlı gecelerde, bozkırda traktör sesleri sustuğunda, dikkatli dinlerseniz; özgürlüğe koşan binlerce atın nal seslerini ve Sarıkız’ın hüzünlü kişnemesini duyabilirsiniz.
