Bir zamanlar, güneşin en parlak gülümsediği, gökyüzünün uçsuz bucaksız olduğu bir okulda; Sarıkız, Başak ve Barış adında, kalpleri iyilikle dolu üç sıkı dost yaşardı. O gün okul koridorlarında büyük bir heyecan vardı.

Üç arkadaş, ellerinde ailelerinden aldıkları imzalı izin kağıtlarıyla rüzgar gibi koşarak idareye girdiler. Çünkü bu yılki yıl sonu gezisi sıradan bir yere değildi; haritadaki uzak ama kalbi sıcak bir ülkeye, Sudan’a gidiyorlardı!
Uçak bulutların üzerinden süzülüp, Nil Nehri’nin hayat verdiği o kadim topraklara indiğinde, çocukları sıcak bir hava ve onlardan daha sıcak gülümseyen Sudanlı kardeşleri karşıladı.

Günler su gibi akıp geçti. Önce piramitleri gezdiler, sonra Nil kıyısında kumdan kaleler yaptılar. Akşamları ateş başında şarkılar söyleniyor, Barış mızıkasını çıkarıp o büyülü Afrika ezgilerine eşlik ediyordu. Herkes mutluydu.
Ve beklenen gün geldi: Büyük Spor Müsabakası!
Tozlu ama neşeli bir sahada, okul takımı ile Sudanlı kardeş okulun takımı karşı karşıya geldi. Bizim Başak, yerinde duramıyordu. Futbol onun için sadece bir oyun değil, bir tutkuydu. Maç başladı, toz duman birbirine karıştı. Sarıkız kenardan “Hadi Başak!” diye bağırıyor, Barış ise heyecanla yerinde zıplıyordu.
Maçın son dakikalarıydı. Başak topu ayağına aldı, rüzgar gibi rakip kaleye doğru koşmaya başladı.

Tam şutunu çekecek, o muhteşem golü atacaktı ki, sahadaki küçük bir çukuru fark edemedi. Bir anda dengesini kaybetti ve sert bir şekilde yere yuvarlandı.

Herkes nefesini tuttu. Başak acı içinde bileğini tutuyor, gözlerinden yaşlar süzülüyordu. Öğretmenleri telaşla koştu ama durum kötü görünüyordu. Başak’ın bileği hızla şişiyordu.
Öğretmen çaresizce etrafa bakındı. “En yakın hastane buradan bir günlük mesafede, çölde yolculuk yapması imkansız!” dedi.
Barış, arkadaşının o haline dayanamadı. Kalabalığın ortasında avazı çıktığı kadar bağırdı:
— “İlaç yok mu? Kimse yardım edemez mi? Arkadaşımın canı yanıyor!”
Barış’ın sesi çölde yankılandı ama kimseden ses çıkmadı. Çaresizlik kara bir bulut gibi üzerlerine çökmüştü. Tam o sırada, kalabalığın arkasından üzerinde mavi bir yelek olan, yüzü güneş gibi aydınlık bir kadın belirdi.
— “Açılın çocuklar, korkmayın,” dedi güven veren sesiyle. “Ben Yeryüzü Doktorları’ndan Doktor Ayşe. Maçı izliyordum, yardım edebilirim.”

Doktor Ayşe, hemen çantasını açtı. Sanki o çanta sihirliydi. İçinden merhemler, sargı bezleri ve şifalı kokular yayılan ilaçlar çıktı. Ayşe Hanım, Başak’ın yanına diz çöktü. “Şimdi biraz acıyacak ama sonra geçecek küçük futbolcu,” dedi gülümseyerek.
Elleriyle nazikçe Başak’ın bileğini inceledi, özel bir merhem sürdü ve ustalıkla sardı. O an Başak, acısının dindiğini hissetti ama hissettiği sadece fiziksel bir rahatlama değildi. Başını kaldırıp Doktor Ayşe’ye baktı. O, sadece bir yarayı sarmamış, çaresizliğin ortasında bir umut çiçeği açtırmıştı.
Başak o an kararını verdi. Gözlerindeki yaşları sildi ve içinden şöyle dedi:
“Ben de büyüyeceğim. Futbol oynayacağım ama en önemlisi, Doktor Ayşe gibi olacağım. Nerede bir acı varsa, nerede bir çocuk ağlıyorsa oraya koşacağım.”
Gezinin geri kalanı, Başak’ın ayağı sarılı olsa da neşe içinde geçti. Çünkü artık kalplerinde yeni bir amaç vardı.
Türkiye’ye döndüklerinde evde büyük bir heyecan yaşandı. Başak, annesine sarılıp olanları bir solukta anlattı:
— “Anneciğim! Ben kararımı verdim. Hem çok iyi bir futbolcu olacağım hem de Doktor Ayşe gibi bir doktor! Dünyanın neresinde olursa olsun, yardıma muhtaç insanlara koşacağım.”
Annesi gururla kızının saçlarını okşarken, odanın diğer köşesinde Barış oturuyordu. O da Sudan’daki o çaresiz anı hatırladı. Başak acı çekerken, “İlaç yok mu?” diye bağırdığında hissettiği o boşluğu düşündü. Doktor Ayşe olmasaydı, ilaçlar olmasaydı ne yaparlardı?
Barış, içinden gülümseyerek kendi sözünü verdi:
“Ben de müziğimle ruhları iyileştireceğim ama yetmez… Ben çok iyi bir eczacı olacağım. Yeni ilaçlar geliştireceğim, dünyanın en ücra köşesindeki çocuklara bile ilaç ulaştıracağım. Hiçbir çocuk ‘İlaç yok’ diye acı çekmeyecek.”
Sarıkız, Başak ve Barış; o günden sonra derslerine daha bir şevkle sarıldılar. Biliyorlardı ki; dünyayı iyileştirmek için sadece istemek yetmez, çalışmak ve o hayallere doğru koşmak gerekirdi.
Ve gökten üç elma düştü; biri şifa dağıtan doktorların, biri ilacı umutla taşıyan eczacıların, diğeri de insanlığa yararlı olmak için büyüyen tüm çocukların başına…
