Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, geleceğe uzanan zamanların bir köşesinde, Sarıkız adında, altın saçlı, yüreği vatan sevgisiyle dolu bir genç kız yaşarmış. O gün de televizyon karşısında, İstiklal Harbi şehitlerinin kahramanlıklarını anlatan bir belgeseli izliyordu. Ekranda, kara kaşlı, yiğit Anadolu evlatları, omuz omuza düşmana karşı direniyor, kanlarıyla bu toprakları vatan kılıyordu. Her bir şehidin hikayesi, Sarıkız’ın yüreğinde derin bir sızı, gözlerinde yaşlar sel olup akıyordu. Belgesel bittiğinde, Sarıkız yorgun düşmüş, ruhu geçmişin acıları ve gururuyla dolmuştu. Gözlerini kapatır kapatmaz, derin bir uykuya daldı.
Uykusunda, tanıdık ama bir o kadar da yabancı bir dünyaya adım attı. Üzerinde bembeyaz bir hemşire önlüğü, başında ay yıldızlı bir başlık vardı. Etrafı duman ve barut kokan, yıkık dökük bir kale burcundaydı. Yerde, sırtlarını taş duvarlara dayamış, gözlerinde umut ve acının harmanlandığı yaralı askerler yatıyordu. Silah sesleri uzaktan uğultu gibi geliyor, arada bir top güllesi sesiyle yer sallanıyordu. Sarıkız’ın yüreği burkuldu ama içini bir cesaret ateşi sardı. Sanki bu göreve bin yıldır hazırlanmıştı.
Elinde, ne olduğunu başta anlayamadığı, yeşil, geniş yapraklı damarlı bir ot demeti vardı: Halk arasında bilinen adıyla bağa yaprağı. Nenesinden öğrenmişti yaralara sarıldığı zaman iyileştirici iltihaplanmayı önleyici olduğunu, bu yaprakların şifalı gücüne inandı. Diz çöktü, ilk yaralı askerin yanına yaklaştı. Askerin omzunda derin bir yara vardı, kan durmak bilmiyordu. Sarıkız, titreyen elleriyle bir bağa yaprağını ezdi, üzerine bir dua fısıldadı ve yaraya bastırdı. Sanki yaprak, askerin kanıyla birleşince mistik bir ışık yaydı. Yaradan sızan kan yavaşladı, askerin yüzüne bir rahatlama geldi.
Bir diğer askerin bacağında şarapnel yarası vardı. Sarıkız yine bağa yaprağını kullandı. Yaprağın toprağın kadim bilgeliğini, Anadolu’nun şifalı nefesini taşıdığını hissediyordu. Her bir yaraya dokunduğunda, sanki sadece bedeni değil, ruhları da iyileştiriyordu. Askerler ona minnetle bakıyor, bazılarının gözlerinde umudun yeniden parladığını görüyordu.
Gece çöktüğünde, kaleyi bir sessizlik kapladı. Savaşın çirkin yüzü biraz olsun geri çekilmişti. Sarıkız, yorgun bedenini bir kenara bıraktı ama ruhu hala ayaktaydı. Kalenin burcundan aşağı baktı. Yıldızlar, gökyüzünde adeta şehitlerin ruhları gibi parlıyordu. Uzaktan bir ses duydu, sanki toprağın altından geliyordu: “Korkma Sarıkız, sen sadece yaraları sarmıyorsun, sen bu vatanın ruhunu da sarıp sarmalıyorsun. Bağa yaprağı, bu toprakların sana emaneti, şehitlerimizin duasıdır.”
Ses, toprağın içinden yükselen kadim bir fısıltı gibiydi. Sarıkız, bu sesle irkildi. Elindeki bağa yapraklarının daha da güçlendiğini hissetti. Bu yapraklar sadece bir ot değil, nesilden nesile aktarılan bir direnişin, bir şifanın sembolüydü. Her bir yaprakta, şehitlerin kanı, anaların gözyaşı, vatanın sevgisi saklıydı.
Sabahın ilk ışıklarıyla birlikte Sarıkız gözlerini açtı. Rüyasının gerçekçiliği karşısında hayrete düşmüştü. Yüreğinde tarifsiz bir duygu, sanki bin yıl yaşamış gibi bir bilgelik vardı. Televizyondaki belgeselde gördüğü şehitler, rüyasında sargıladığı kahramanlar şimdi zihninde birleşmişti. Sarıkız anladı ki, vatan sevgisi zaman ve mekân tanımazdı. Şehitler asla ölmezdi, ruhları toprağın her zerresinde, bağa yaprağının her damarında yaşıyordu. Ve o, Sarıkız, tıpkı rüyasındaki gibi, bir gün bu vatanın yaralarını sarmaya, kahramanların izinden gitmeye ant içti. O günden sonra Sarıkız, sadece bir masal kahramanı değil, geçmişle gelecek arasında bir köprü, vatan sevgisinin ve şifanın yaşayan bir timsali oldu.



