Home Makaleler İnsanlığın Bitmeyen Kavgası

İnsanlığın Bitmeyen Kavgası

0
4

İnsan, evrenin en karmaşık, en zeki ama aynı zamanda en garip varlığıdır. Akla, vicdana ve yaratma (icat etme, üretme ) potansiyeline sahip olan bu varlık; ne yazık ki tarih boyunca zekasını en çok bölmek, ayırmak ve yok etmek için kullanmıştır. Kendi çıkarları, kendi “kabilesi” ya da kendi inandıkları uğruna yapamayacağı hiçbir şey, aşamayacağı hiçbir sınır yoktur. Hal böyleyken, insanın yeryüzündeki serüveni, bir aydınlanma hikayesinden çok, tuhaf bir körlük destanına dönüşür.

Yaratılış gereği tek bir tür olan insan, sanki bu birlik ona ağır geliyormuş gibi kendini durmadan alt gruplara ayırır. Deri renginden, doğduğu coğrafyaya; inancından, konuştuğu dile kadar her farkı bir ayrışma sebebi yapar. Siyah, beyaz, Asyalı, Avrupalı, Doğulu, Batılı… Irk ve milliyet yetmez; insanlık bu kez de cebindeki paraya göre zengin ve fakir diye bölünür. Hiyerarşiler kurulur, sınırlar çizilir. Oysa uzaydan bakıldığında dünyada ne bir sınır çizgisi görünür ne de ten rengi. Tüm bu ayrıştırmalar, insanın kendi hırslarını meşrulaştırmak ve “ötekini” ezebilmek için yarattığı suni illüzyonlardır.


İnsanın bu kibrini ve hırsını en net şekilde yüzüne vuran ayna, doğanın kendisidir. Yeryüzündeki milyonlarca canlı türü içinde, insan dışındaki hiçbir varlık kendi türünü ideolojik, ırksal ya da sınıfsal olarak gruplara ayırmaz. Bir aslan, bir başka aslanı doğduğu yer için aşağılamaz. Doğada her şey mükemmel bir denge içindedir; canlılar yalnızca hayatta kalabilmek, karınlarını doyurabilmek ve nesillerini devam ettirebilmek için avlanırlar. İhtiyaçları kadarını alır ve dururlar.

Fakat insanın “ihtiyaçlar hiyerarşisi” bozuk bir pusula gibidir; asla tatmin olmaz, asla durmak bilmez. İhtiyacından fazlasını istifleme arzusu, insanın ruhuna işlemiş bir hastalıktır. Temel ihtiyaçları karşılanan insan, güce; güce ulaşan insan, daha fazla güce tapar. Bu sınırsız bencillik, bir virüs gibi toplumun her hücresine bulaşır. “Dahası, dahası ve hep daha fazlası” derken, insan kendi ruhunu yitirir.


Bu bitmek bilmeyen hırs sarmalının faturası hep zayıflara kesilir. Sistem, güçlülerin zayıfların omuzlarına basarak daha da yükseldiği, acımasız bir piramittir. Adalet, eşitlik ve vicdan gibi kavramlar genellikle bu piramidin alt basamaklarında konuşulan, tepeye çıkıldıkça unutulan masallara dönüşür. İnsan, kendi türünü ezerken doğayı da yağmalar, kendinden olmayan her canlıyı köleleştirir.


Tüm bu kavganın, gürültünün ve acımasızlığın en trajikomik yanı ise insanın zaman algısındaki körlüktür. Uğruna savaşlar çıkarılan, kan dökülen, sınırları çizilen bu dünya, bizim kalıcı evimiz değildir. Maksimum yüz yıllık bir “dünya sürgününde”, kısa süreli birer misafiriz sadece.

Doğuyoruz, yürüyoruz, kendi gerçeğimizi deneyimliyoruz ve nihayetinde herkes gibi göçüp gidiyoruz. Milyarlarca insan geldi, hırslandı, dünyayı fethettiğini sandı ve sonunda hepsi bir avuç toprağa karıştı. Büyük İskender’in, Napolyon’un, firavunların ya da dünyanın en zengin krallarının sonu, en fakir insanınkiyle aynı oldu.

Biz gidiyoruz ama dünya hala ayakta. Okyanuslar dalgalanmaya, ormanlar nefes almaya, dağlar yerinde durmaya devam ediyor. Dünya, insanın bu telaşlı ve bencil koşuşturmasını sessiz bir bilgelikle izliyor.

Belki de insanın kurtuluşu, bu gerçeği idrak etmesinden geçiyor: Biz bu dünyanın sahibi değiliz. Yüz yıllık kısa bir ziyaret için buradayız. Yanımızda götürebileceğimiz tek şey, banka hesaplarımız ya da ırksal üstünlüklerimiz değil; dokunduğumuz hayatlar ve geride bıraktığımız vicdanlı hikayelerimizdir. İnsan, ancak bu hırsından arındığında, kibrini bıraktığında ve yeryüzündeki her canlıyla aynı geçici kaderi paylaştığını anladığında “gerçekten” insan olacaktır.

No comments

Leave a reply

Please enter your comment!
Please enter your name here